Güneş ışığının duvara yansıyan gölgelerine bakarken yazıyorum. Biraz da onlara kendimi tanıtmam gerek. Başımın içindeki düşünceler tıpkı gökyüzündeki bulutlar gibi daimi bir hareket halinde; şekilsiz, elle tutulamayacak kadar dağınık. Ama bazen bir şeyi o kadar güçlü hissediyorum ki, ona bağlı diğer bütün duyguları unutuyorum. Uyumsuz ve cansız bedenimle pasif bir direnişte bekliyorum. Düşüncelerim gelişigüzel olmayan kopuşlar ve illüzyonlarla kayboluyor. Bir daha asla konuşmamak, dinlememek ve düşünmemek istiyorum. Yürüyorum fakat etrafımı göremiyorum, sanki ayaklarımın üzerinde kayıp süzülüyorum. Hayalimde Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı eserindeki o selvi ağacının altında kumlara uzanıyorum. Bir rüya alemi… Kesik kesik anlarla gülümsüyorum. Kafatasımın derin kuyusu, sessizliği ya da ölümün karanlık suları, doğanın doğurganlığı hatta yıldızlarla bezeli bir gecede süzülen kuyruklu bir yıldız gibi sessiz ve anlaşılır olmak istiyorum. Her şeyi bırakıp sahil kasabasına yerleşmek, derinlemesine düşünebilmek için bin yıl yalnız kalmak istiyorum ve unutmak için dönüşmek istiyorum… Bir balıktan, mağara canavarına..

En nihayetinde güçsüz hislerimi, çöküşlerimi ve duraksız dalgınlığımı üzerimden atmalı ve kendimi sarsmalıyım. Daha sonra belki yeryüzü gibi yararım kenti. Ve deniz alıp kendi küllerimden yükselir, çanak çömlek gibi bir araya getiririm kendimi; yeni bir ben olurum. Belki de sadece asfalttaki çatlaklardan filizlenip çiçek açarım…

Paylaş
Önceki İçerikKirli Beyaz Kedi
Sonraki İçerikKar Tanesi