Acaba gündelik yaşamın koşuşturmasından, kalabalık şehirlerin hiç bitmeyen telaşından kafamızı kaldırıp etrafımızda olan bitenin farkına varıyor muyuz? Yoksa hepimiz büyük bir illüzyonun içinde kaybolarak kalplerimizde en ufak bir duyar kırıntısı taşımadan hayatımıza devam mı ediyoruz? Son yıllarda cinayete kurban giden kadın sayısı o kadar fazla ki. Şiddete uğrayan, tacize, tecavüze ses çıkaramayıp hayatı zindana dönen kadın sayısı o kadar fazla ki…

Üstelik sadece kadınlar değil; çocuklar, hayvanlar… Öyle ki artık onları da koruyamıyoruz. İzlediğimiz, duyduğumuz haberlere gün geçtikçe şaşıramayacak hale geldik. Sahiden, nasıl bu kadar kötülüğe alıştırdılar bizi? Oysa biz bir çocuğun sesi olup her birinin gözünde umudun ışıltısını görmeliydik, çaresizce süzülen yaşları değil. Hayatları saf kötülüğün elinde solup giden yüzlerce kadın ve çocuk ismi sayabiliriz değil mi? Adları farklı, hikayeleri farklı ama son aynı son. Geride yarım kalan hayatlar, yarım kalan hayaller. Bunun farkında mıyız bilmiyorum ama böyle devam ederse aramızdan birileri bir gün yarım kalacak. Eğitim, yetiştirilme tarzı, geçmişten bugüne uzanan yanlış toplumsal normlar… Bunlar ve daha birçok sebep, yuvarlanıp giderek büyüyen bir kar topu gibi bir araya geldi ve biz korkunç bir uçurumun kıyısına ulaştık. Giderek yok oluyoruz.

İnsanın içindeki nefret ve kin birbirini öyle körükledi ki, bizi içinden çıkamadığımız yangınlara sürükledi. Sevgiye hasret kaldık. Geride kalmışların acısını asla soğutmaz ama bir nebze su serpme umudu taşıyarak güvendiği adalet, çoğu zaman haklı olana değil güçlü olana verildi. Adalete hasret kaldık. Dinamizmi ve umudu içinde barındırması gereken gençlik, karamsarlık denizinin içinde çırpınmaya başladı. Umuda hasret kaldık. Öyle ki sevgili okur, nefes almaya değil, artık gerçekten yaşamaya hasret kaldık.   

                                                                                                                                  Kübra KOÇ

Paylaş
Önceki İçerikSevgili Dost 8 (Mektup)