Bu belki de senin için yazdığım son fısıltılar. Ve bunu okuyabiliyorsan kafanı sallayabilirsin. Uzun zamandır zamanı hissetmediğim zamanlarda yaşadığım karanlık günlerden… Sokaktaki insanlar beni kayıp bir geçit töreni gibi yolladı, binlerce kravatlı adamlar da, kırmızı şeritler ayaklarımın altındaydı. Ama bu sefer farklıydı. Tam zamanlı ve yarı zamanlı hayalet gibiydim. Yürüdüğüm caddelerde duyduğum ritim Blues gibi bastırılmış bir şarkının akoruna benziyordu, bu sesi bir yerden hatırlıyordu kulaklarım, ama herkes üzgün duruyordu, onlar adeta geceleri kör kumru güvercinler gibi bakıyorlardı bana… Son noktaya geldiğimde cenaze çanları duyuyordum, kafam bulanıktı ama yine ayaktaydım… Gökyüzü her rengi sarmalamış, içim biraz olsun rahatlıyordu baktıkça… Ama sadece bir an için. Sanki her şeyin üzerinden yüzyıllar geçmiş gibiydi… Bir an için ismimi duyuyordum ve sonra yokuş aşağı kaldırımlardan düşüyordum. Orada ak sakallı dedeler bana hiç görünmüyordu, karanlık çürük kokulu kuyudaydım…

Artık benzemekten korkuttuğum ne varsa tam orada can verişimi hissettim. Bunlar ve bunların yanında tam da bunlardı işte. Mutsuz şarkıları mırıldanırken elimle yüzümü kapadığım, “böyle olursa ne yaparım,” dediğin her şey oluvermişti.

Artık kelimelere tutunamayışımı gördüm… Kendime telkinde bulunurken şunu söylüyordum “hayat ne kadar hayat gibi yaşanabilir ki?”
Artık kalabalık caddelerde tanıdığım her somut nesneye kafamı çeviriyordum ve yürümeye başladığım her kırmızı şeritte saklanmış kendimi buluyordum. Bir kere okunup bırakılmış, yıpranmış, küf kokan eski kitaplar gibiydim.

Dedim ya belkide bu sana son fısıltılarım…
Hem şair ne demişti: “kuyudan kuyuya bir yol yoktur…”