Yirmi altı yaşındayım. Evliyim ve çok mutsuzum. Anlatacaklarım birçoğunuz için hayal ürünü gelebilir ama maalesef bu benim hayatım. Ve tamamen gerçek olan yaşam hikâyem.

-Taksi, çabuk taksiyi çağırın! Sakine, dayan biraz daha seni yetiştireceğim hastaneye. Kurtulacaksın, alacağız bebeklerimizi elimize. Bak, birkaç saat sonra sen kızımıza sarılacaksın ben oğlumuza. Hadi dayan n’olur! Derin derin nefes al. Taksiiii, taksi, hadi artık!!

-Sakine Hanım’ın yakını siz misiniz?

-Evet, doktor bey, kötü giden bir şey mi var?

-Maalesef, eşinizin durumu çok ağır. Bir doktor olarak bunu söylemek çok zor ama ya eşiniz ya da çocuklarınız demek zorundayım. Bebekler için de iç açıcı konuşamam doğrusu.

-Ne diyorsun sen, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne yap ne et bana hepsini sağlam ver doktor! Kurbanın olayım. Ocağına düştüm.

-İsmail Bey, bir doktor olarak elimden gelenin hepsini yaptım fakat zaten erkek bebek, ölü doğmuştu. Kızınız ise sağlıklı. Eşinizin durumu belirsizliğini koruyor. Bu kırk sekiz saat önemli. Bekleyip göreceğiz. Geçmiş olsun.

İşte o gün; doğumumda kardeşimi, tam yirmi dört saat sonra ise annemi kaybetmiştim.

Babam benim canımın içi… Dik durdu. Ama o da sadece bir yıl.

-Hadi, bugün Dicle’nin doğum günü. Toplanın yemeğe gideceğiz. Annesi ve kardeşi de yaşasaydı… Keşke beraber olsaydık şimdi.

-Tamam, İsmail şimdi bunun sırası değil. Bugün kızın bir yaşında. Dicle sana Sakine yengemizin emaneti. Kardeşi için bir isim bile koyamadık. Allah ikisinin de mekanını cennet eylesin.

-Müdür Bey koşun, İsmail Bey fenalaştı. İsmail… İsmail, ambulansı çağırın. Kravatını gevşetin

Makus kaderim ben doğduktan bir gün sonra annemi, tam bir yıl sonra ise annemin ölüm yıldönümünde babamı benden aldı. Ölümünün sebebi kâğıtta iki kelimeyle yazılıydı: Kalp krizi.
İşte o günden sonra onlarca süt annem oldu benim. Beni gören herkes bana acıyarak göğsünü çıkarmış, sütünü vermeye çalışmış. Göçebe gibiydim adeta. Altı dayım ve üç teyzemin evinde, onların çocuklarıyla beraber büyümeye başladım. Uzun süre beni yanına büyük teyzem aldı.

Kendisi önceleri bana annemi hiç aratmadı. Okula giderken saçlarımı örüyor, cebime harçlığımı koyuyor ve ödevlerime yardımcı oluyordu. Ama bir gün:

-Anne! Dicle beni itti, düştüm çenemi merdivene çarptım. Bak morardı.

-Nee!! Dicle, neredesin kör olasıca? Senin bacaklarını kıracağım çabuk çık neredeysen!!!

İlk dayağımı teyzemden yemiştim. Evinin içindeki huzursuzluk, çocuklarının beni bir türlü kabullenmeyişi ve teyzemin giderek bozulan psikolojisi yediğim dayakların sadece ucuz sebepleri oluyordu. Bu halime büyük dayım dayanamamış olacak ki beni giderek zalimleşen teyzemin elinden çekip aldı. Teyzemden çok dayak yemiştim ama dayımların aile yaşantısına alışmam ilk başlarda çok kolay olmamıştı. Dayım, teyzem gibi değildi. Oldukça varlıklı, yediğini tekrar yemeyen, giydiğini ikinci kez giymeyen, insanlara tepeden bakan biriydi. Ortaokulun son sınıfındayken benim hayatıma dair ilk kararı dayım vermişti. Anne ve babamın vefat etmiş olması Darüşşafaka’da burslu okumam için yeterli bir sebepti.

-Ne demek Darüşşafaka’da okuyacak. Ben bu kızı nasıl İstanbul’a göndereceğim. Tüm Hakkari beni tanır. Rahmetli İsmail’in abisi yeğenine bakamamış, yatılı okula göndertmiş dedirtmem ben. Hem kız çocuğu okuyup da ne olacak? Siz ona yemek yapmayı, nasıl ‘’karılık’’ edilir asıl onu öğretin.

-Ama abi, Dicle…

-Sen hele hiç konuşma Ecrin, sana geldiğinde el kadardı. Kızı döve döve bir hoş ettin. Sözümün üstüne söz mü söyleyeceksiniz? Gitmeyecek o kadar!

Liseye başlamıştım. Kaç anneler günü, kaç babalar günü geçti bilmiyorum. İşte ben o günlerde çarşıya hiç çıkmaz, anne ve babasına sarılanları görmemek için okula bile gitmez, evden dışarı çıkmazdım. Akşamları ise odama çekilir, yatağın içinde anne ve babamı benden aldığı için tanrıyla kavgalar ederdim.

Çok mutsuzdum. Hiçbir eve sığamıyordum. Giderek kendi kabuğuma çekilmiştim.

İşte bu zamanlarda müziğe merak saldım. Müzik öğretmenimin elime kemanı tutuşturmasıyla tüm dertlerimi unutur olmuştum. Okulda bir koro kuruldu. Ben henüz lise ikinci sınıfın başındayken bu koroya seçilmiştim. En yakın arkadaşım Esma da korodaydı. Çok mutluydum. Çünkü gerçekten başardığım bir şey vardı artık. Okul çıkışında her gün Esma’yla eve kadar yürüyor, sohbetler ediyorduk. Bir gün eve giderken okul bahçesinde öğrencileriyle top oynayan bir beden eğitimi öğretmenini gördüm. Ertesi gün yine, ertesi gün yine… Onu görünce şuram kıpırdıyor, sanki kanat takıp uçacak gibi oluyordu.

Bir vesileyle biz tanıştık. Adı Ali’ydi. Yeni öğretmen olmuştu. İlk görev yeri burasıydı. O da benden etkilenmiş olacak ki hislerime tercüman olup bana sevgili olmamızı teklif etmişti. Her gün görüşüyorduk. Okul çıkışında onun okuluna gidiyor, dersinin bitmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Çalıştığı okul, teyzemlerin evine çok yakındı. Zamanında bu okul, çocuk esirgeme yurduydu. Teyzemin beni dövdüğü günlerde evden kaçar, bu okulun kapısına gelirdim. Belki benim çaresizliğime bir Allah’ın kulu şahit olur, beni buraya alırlar diye saatlerce beklerdim. Şimdi bu okul, benim gönlümü verdiğim adamın çalıştığı bir yerdi. Hayatımın en mutlu günleriydi. Her gün bir an önce sabah olsun istiyordum. Çünkü Ali’yi görecek, sesini duyabilecektim. O, bu dünyada bana o zamanlar hem anne hem baba hem de yar olmuştu. Ama bir gün:

-Dicleee! Neredesin? Aşağı gel, konuşmamız lazım!

-Efendim dayı, buyur geldim.

-Kızım bilirsin seni öz evlatlarımdan ayrı tutmadım. Benim iki kızım daha var. Ama sen kardeşimin bana emanetisin. O yüzden açık konuşacağım. İşlerim çok bozuldu. Ben bulunduğum durumdan nasıl kurtulacağımı düşünürken Hızır yardımımıza yetişti.

-Hızır kim dayı?

-Hızır peygamber kızım. Hızır Aleyhisselam. Dara düşene yardımcı olur. Neyse. Bugün, iş yaptığım eski bir dostum bana geldi ve oğlu için seni benden istedi.
( Dayım Ali’yi biliyor olamazdı. Acaba Ali, babasını dayıma mı göndermişti? Allah’ım inşallah Ali olur.)

Üstelik sayende bizim işlerimiz ve senin de hayatın kurtulacak. Bu evlilik için adam bana dört trilyon verdi.

-Ama dayı! Ben daha üniversite okuyacağım. Hem A…

-Ne üniversitesi kızım? Hayatın kurtuldu diyorum. Hem insanlar niye okur? Rahat yaşamak için. Sen okumadan rahat yaşamaya başlayacaksın. Oğlan senden yedi yaş büyük ama dert etme. Ben de yengenden beş yaş büyüğüm. Erkeğin olgunu iyidir. Hem durumu iyi hem işi. Adı da Bahoz.

İşte o an başımdan aşağı tüm kaynar sular dökülmüştü. Çünkü dayımın bahsettiği Bahoz, okul çıkışlarında gittiğimiz, Mine’nin abisinin çalıştığı restoranın sahibiydi. Orada yediğim tüm yemekleri kusmak istiyordum. Ben Ali’yi seviyordum ama dayım beni sevmediğim birine satmıştı. Dört trilyon liraya hayatımı başka birine vermişti. Günlerce okula gidemedim. Ali’yi aradım ve ilk fırsatta buluşup ona şöyle dedim:

-Kaçır beni.

-Dicle sen ne anlatıyorsun? Kaçıncı yüzyıldayız, böyle şeyler filmlerde bile olmaz. Ne satması? Kim kimi satıyormuş? Dayın seni kandırıyordur.

-Hayır, Ali yeminle doğru. Bak çok geç olmadan kaçalım. Hem sen de beni seviyordun, hadi n’olur!

-Olmaz, ben ne derim aileme. Bak bu konu çok ciddi. Ben seni kaçıramam ki…

-Ali n’olur, senden başka kimsem yok. Acı bana…

İşte bunlar benim Ali’ye son sözlerimdi. Ya da öyle olduğunu düşündüğüm son sözler. Uçurumlardan düşmüş, yuvarlanıyordum. Elimden tutup beni kaldıracak tek kişi Ali’yken o da ellerimi bırakmıştı. Henüz on dokuzuma girmeye birkaç ay vardı. Tüm evde; teyzelerim çeyizlerimi hazırlamaya, dayımlar ise düğün masraflarımı ortaklaşa bölüşmeye çalışıyordu. Nikah gününden tam bir gün önce telefonum bilinmeyen bir numara tarafından aranmıştı;

-Alo, buyurun.

-Dicle, merhaba ben Ali.

Boğazıma sanki bir öküz oturmuştu. Cevap veremiyordum ona. ‘’Ali’’ dediği anda gözümden yaşlar akmaya başlamıştı. Yüreğimin sesini adeta kendim duyuyor, soğuk soğuk terler atıyordum.

-Dicle, Dicle… Orada mısın? Konuşmamız lazım. Hemen bana gel. Sana diyeceklerim var.

Telefonu Ali’nin yüzüne kapattım, ne yapacağımı bilmeden dizlerimin üstüne çökmüştüm. Höyküre höyküre ağlıyordum. Kalktım, derin bir nefes alıp sağ elimin tersiyle iki gözümden akan yaşları sildim. Üstüme başıma aldırış etmeden Ali’nin evine yalınayak gittim. Ali’nin beni kaçırması için dualar etmeye başladım yol boyunca. Gitmek istiyordum. Yeniden doğmak, Ali’nin olmak ve yediğim tüm dayaklardan kurtulmak istiyordum. Tüm bunlarla Ali’nin evinden içeri girdim. Korkuyor, yüzüne bakamıyordum.

Hemen söze başladı:

-Kaçalım mı, hemen şimdi, şu an?

Cevap veremedim. O an için hatırladığım tek şey yutkunmuş olduğumdu. Ne diyeceğimi bilmeden sadece ‘’evet ‘’ diyebildim. O zaten gemileri yakmıştı. Eline küçük bir spor çantası aldı ve hadi, dedi.

Hayatımda hızla indiğim en mutlu merdivenlerdi. Üçer beşer iniyordum. Nihayet kapının önüne indik. Yanımızdan orta süratle bir araba geçti. Biraz gittikten sonra geri geri gelerek tam önümüzde durdu. Ve arabadan Bahoz indi. Yüzüme anlamsızca meymenetsiz suratıyla baktı. Bana hiçbir şey demeden sertçe Ali’nin koluna girerek yürümeye başladılar. Onların ne konuştuğunu duymak istiyor fakat beceremiyordum. Ali olduğu yerde kalakaldı. Bahoz yanıma gelerek kafasıyla arabaya binmemi işaret etti. Direkt Ali’ye baktım. Benim ona baktığımı görünce kafasını önüne eğerek adeta ‘’git’’ diyordu.

-Siz Adem oğlu Bahoz, İsmail kızı Dicle’yi eşin olarak kabul ediyor musun?

-Evet.

-Siz İsmail kızı Dicle, Adem oğlu Bahoz’u kocalığa kabul ediyor musun?

-Ben… şey!

-Anlamadım kızım, yüksek sesle tekrar et, kabul ediyor musun?

-Şey, ben… Evet…

İşte o gün, ömrümün son yedi yılının bile bile ladesini yaptım. Başıma gelebilecekleri tahmin edebiliyordum ama inanın bu kadar çabuk değil. Evliliğimin daha üçüncü gününde kendisine yaptığım çayı getirirken çayını tabağa döktüğüm için; kolumu sertçe sıkmış, bardağı yere fırlatmıştı.

-Senin getireceğin çay anca bu kadar olur. Şu yaptığını iş yerinde bir çalışan yapsa onu kovardım. Git yenisini getir.

Sesimi çıkaramamıştım bile. İnsanların cicim ayı dediği balayında, biz ilk kavgamızı yapmış, canımı yakmış ve gururumu kırmıştı. Yaptığımın hatalı olabileceğini düşünüp ona hak vermeye çalıştım. Üç ay çok güzel geçmişti. Elimden tutuyor, Zap Suyu’nun kenarına beni pikniğe götürüyor, aldığı hediyelerle şımartıyordu. Artık Ali’yi düşünmemeye başlamıştım. Bazen dayımın bana büyük bir iyilik yaptığını bile düşünür oldum. Nerdeyse her gün beraber oluyorduk. Kollarında huzur bulmuştum. Evliliğimizin dördüncü ayının beşinci gününde yanıma geldi. Düğüne gideceğimizi, makyaj yapıp hazırlanmam gerektiğini söyledi. O hafta hiç dışarı çıkmamıştım. Benim için de iyi olur diye düşünüp yatak odasına giyinmek üzere gittim. Giyeceğim elbise dolabın üst rafındaydı. Yetişebilmek için ayaklarımın altına puf koyup uzandım.

-Sen nasıl bir kadınsın, bu üstündeki de ne böyle? Hiç giymeseydin bari. Sen bana orda boynuzlu mu dedirteceksin orospu…

Eşimden ilk büyük dayağımı o gün yemiştim. Elbiseye uzanmak için sıyrılan eteğim onun gözüne batmış, beni orospulukla suçlamış, üstelik yarım saat dövmüştü. Burnumdan kan geliyordu. Kaburgama tekme atmış olacak ki orada da iğne batması gibi bir acı hissediyordum. Artık yediğim dayağı değil, yüzümün şekil değiştirdiğini düşünüyordum.

-Aklın başına geldiyse hazırlan. Şu elini yüzünü de sil iyice. Orada dans edeceğiz. Anam ve babam da olacak. Yüzünü asarsan, orada somurtursan bu yediğin dayağın beş mislini eve gelince yersin. Ona göre!

Hiçbir şey diyememiştim. Bavulu gibiydim adeta. O önde, ben arkada düğün salonuna vardık ve hiçbir şey olmamış gibi dans ettik dakikalarca. Bu ilk dayak, daha evliliğimizin dördüncü ayında beni ondan, onu da benden koparmıştı. Aylarca düşündüm. Bir şeyler yapmalıydım. Onu kendime çekecek, esiri olduğum kaderimi kendim oturup baştan yazacaktım. Eve geldiğinde onu güler yüzle karşılamakla işe başladım.

-Hoş geldin canım, günün nasıl geçti. Yoruldun mu?

-He, yoruldum tabi, kolay mı o kadar fabrikayı işletmek, çalışanı gütmek.

-Bugün çarşıya çıktım. Seversin diye kendime bir şeyler aldım. Bakalım sevecek misin?

-Bu ne böyle, ipli don mu aldın? Kaldır şunu, gözüm görmesin. Adamın asabını bozma.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Derdimi paylaşacak ne bir arkadaşım, ne annem ne de babam vardı. Kadınlığım da onu etkilemeye yetmiyordu. Üstelik bunlar için harcadığım zaman ve para için dayak yiyordum. Artık korkmaya başlamıştım. Beni dövmesi için ona göre sebep çoktu. Buzdolabına poşetleyip koyduğum muzlar için, sıcak verdiğim çay için, soğuk götürdüğüm yemek için dayak yiyordum. Yediğim dayaklardan sonra hassas olan cildim çok çabuk morarıyor ve çevremdeki insanlar görmesin diye haftalarca evden dışarı çıkmıyordum. Kimseye bir şey belli etmemek için her canlıdan köşe bucak kaçıyordum. Kaçtığım kişilerin insan olmasına gerek bile yoktu. Bazen bir kedi, bazen bir köpekten bile utanç duyarak saklanıyordum.

İki yıl bitmişti. Eve bir gün yarı sarhoş gelip hiçbir şey demeden yatağa geç, dedi.
Ve o gün, şu an beş yaşındaki oğluma hamile kaldım. Beni ucuz görüp yatağa geç demesi kendimi çok küçük düşürmüştü ama bu sefer beni istiyor, bundan sonra her şey güzel olacak düşüncesiyle sessiz kalmış, istediğini yapmıştım.

Hamileliğimin sekizinci ayıydı.

-Dışarıda kar yağıyor. Eve para bıraktım. İhtiyacın olursa diyafondan kapıcıya seslen o getirsin.

-Tamam.

-Rıfat Bey, Rıfat Bey… Hay aksi adam. Bir gün de yerinde dur. Canım nasıl da abur cubur çekti. Rıfat Bey… Offff, neyse karşı markete kadar gitsem bir şey olmaz. Hem kar da dinmiş sanki.

-Neredesin sen?

-Ben karşı markete bir şeyler almaya gitmiştim.

-Ben sana demedim mi, çıkmayacaksın diye, Rıfat şerefsizine neden söylemedin?

-Aradım cevap vermedi. Valla billa bak.

-Demek cevap vermedi ha, öyle cevap verilmez böyle cevap verilir, al sana. Allahsız kitapsız!

Hastaneye zor yetiştirmişti beni. Yolda ağzımı sıkı tutmam için beni tehdit ediyordu. Merdivenden ayağı kaydı düştü diye söylemişti doktorlara. Hemen ameliyat masasına yatırıp sezaryen doğumla oğlumu elime verdiler. Doğuma gireceksin dediklerinde sonumun annem, çocuğumun ise benim gibi olmaması için Allah’a dualar ediyordum. Ailesinden hiç kimse yoktu yanımda. Bu kadar varlıklı ve tanınan bir ailenin hiçbir ferdinin yanımda olmayışı tüm hastane personelinin garibine gitmişti…

Oğluma ölen babamın adını vermiştim: İsmail.

İsmail’in gözleri renkliydi. Babamınkiler gibi. Her emzirdiğimde Allah’ıma dualar ediyordum. Okusun, kaderi benim gibi olmasın diye. İsmail’in dişleri çıkmaya başlamıştı. İşte bu zamanlarda İsmail huysuzlaşır, ateşlenir ve gece sabahlara kadar uyumazdı. Birkaç süren bu sıkıntılı dönemde Bahoz’un işleri kötü gitmeye başlamıştı. Ya da en azından bana öyle söylüyordu. Bazı geceler eve hiç gelmiyor, geldiğinde televizyonun karşısına geçiyor, uzaktan İsmail’e sevgi sözcükleri söylüyordu. Ama bir kez olsun benimle ilgilenmiyordu. İsmail uyuduktan sonra bir umut onu izliyordum. Benimkisi de avuntu olacak… Bir kez olsun bana yaklaşmadı. Özellikle İsmail doğduktan sonra… Yanımda yatmıyor, nereye uzandıysa orada sızıp kalıyordu. Bir gün;

-Dicle, Dicle… Kız!! İsmail ağlıyor, şuna bak bakalım derdi neymiş?

-Sen babası değil misin? Bir kere de sen bak.

-Ne diyorsun kız sen? Gevurun eniği! Bak dedim çocuğa… Bana hesap mı soruyorsun kahpe!

Yalan olmasın ama sanırım gece saat üç buçuk falandı. Yumruğunu sağ gözüme indirince merdiven başında bayılmışım. Beni telaşla yatağıma taşımış, üstümü örtmüş. Uyandığımda sabah olmuştu. İsmail yanı başımdaki beşikte her şeyden habersizce uyuyordu. Kuzum benim. Dün gece en son onu ağlarken hatırlıyordum. O da ağlamaktan benim gibi sızıp kalmıştı belli ki. Banyoya elimi yüzümü yıkamaya gittiğimde gözümün tamamının siyah, mor ve kahverengi ile boyanmış gibi olduğunu gördüm. Çıldırasıya ağlamaya başladım. Elime ne geçiyorsa kırıp döküyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. O an İsmail’i de alıp gitmeyi düşündüm. Peki ama ben nereye gidecektim ki? Kimsem yoktu… Dayım beni satmış, diğerleri yıllardır arayıp sormamış, Ali beni terk etmişti.

Ah, İsmail… Kınalı kuzum, her şeyden habersiz, masum yavrum. Keşke seni hiç doğurmasaydım. Keşke bu kavanoz dipli dünyanın kötülükleriyle seni tanıştırmasaydım…

Kafamın içinde artık sayısız soru dolaşıyordu. Bahoz’dan dayak yemeden, onunla yaşamaya acaba alışabilir miydim?

Bahoz, sana bir şey diyeceğim.

-Hayırdır? Ne var?

-Akşama kadar İsmail’le uğraşıyorum. Haliyle yorucu oluyor. Maşallah, sizinkilerden de destek görmüyorum. O yüzden ben yemek yapmayacağım artık. Biz İsmail ile bir şeyler buluruz. Sen dışarıda halletsen?

-Olur.

-Bir de araba istiyorum ben. Allah muhafaza İsmail’in başına bir şey gelse seni mi arayıp bulacağım? En azından doktora götürebilirim.

-Bakarız, şirketin araçlarından birini söyleyelim getirsinler. Senin ehliyetin var mı ki?

-Var tabi…

Artık yemek yapmıyordum. Bahoz’un eve bıraktığı paralardan hatırı sayılır kadarını biriktirmiştim. Canımızın istediğini yapıyordum. Kurslara gitmeye başladım. Gönüllü öğretmenlik yaptım. Resim kursuna yazıldım. Spora başladım ve tam yirmi üç kilo verdim. Artık kendime güvenim gelmeye başlamıştı. Her gittiğim yerde kurduğum yeni arkadaşlıklar beni artık mutlu etmeye başlamıştı. Bahoz ilk başlarda bunların hepsine itiraz edip beni dövmüştü ama sanırım o da artık benimle uğraşmak istemiyordu. Gönlümce arkadaşlarımla buluşuyor, gezip tozuyor ve hayatı yeniden keşfediyordum. En son lisedeyken böyle dostluklar kurmuştum. Lisede Esma vardı sırdaşım. Ama şimdi Eylül, Özlem, Fadime, Dilek… bir sürü arkadaşım vardı. Aranılan bir kişi olmuştum. Bütün arkadaşlarım bensiz organizasyon kurmuyor, gidilen her yere beni ve İsmail’i çağırıyordu. Kendime sonsuz bir güven gelmişti. Kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyordum. Bahoz’un eve bıraktığı tüm paraları biriktiriyor, kendi paramla gayet rahat yaşayabiliyordum. Artık içim rahattı. Ben bu savaştan galip çıkacaktım. Azmim, hırsım ve kararlılığım geçmişte yaşadığım tüm hatalara ve Bahoz’a meydan okuyordu.

Hayata karşı ayakta durmam gerektiğini artık anlamıştım. Doğduğum günden beri kaderimin oynadığı bu oyunu değiştirmenin zamanı gelmişti. Dayak yemeyecektim. Kendi işimi kurup İsmail’e en güzel geleceği hazırlayacaktım. Tüm bunları başarabilirdim.

Benim adım Dicle. Bugün benim doğum günüm. 26 yaşındayım. Mutsuzum ve evliyim. Üstelik beş yaşındaki oğlum İsmail’in annesiyim. Eşimden yedi yıldır aralıksız dayak yedim. Yedi yüz milyara aldığı arabaya ayakkabılarımız batırır diye bir kez bile oğlumla binmedik. Yarın anne ve babamın ölüm yıldönümü. Yarın milat. Yarın benim doğuş günüm olacak. Oğlum için, anne ve babam için yaşamaya yeniden başlayacağım. Biraz önce avukatım aradı ve boşanma davamı açtı…