Yazın güneşi tüm bedenleri yakıp kavururken erkeklerin başlarında ıslattıkları mendilleri ve onun üstündeki kasketleri ile güneşten korunmaya çalışmaları Adana için yadırganacak bir giyim şekli olmuyordu. Tarlaya pamuğa giden kadınların ise akıllarında olan tek şey akşama alacakları yevmiye ücretiyle sofralarına koyacakları iki tas yemeğin hayaliydi. Ben de öyle bir ananın ırgatlık yaptığı pamuk tarlasının ortasında gününden önce dünyaya gelmişim. (O yüzden olsa gerek toprak bu yaşım oldu hâlâ en sevdiğim şeydir. ) Babamsa ben daha doğmadan o zamanlarda amansız dedikleri bir hastalığa yakalanıp vefat etmiş. Çok sonraları tedavisinin mümkün olduğu veremin babamı benden ve annemden almasının tek sebebi vardı. O da : Yokluk.
Bu yokluk ve yoksulluğun insanları kasıp kavurduğu zamanlarda annem benimle beraber üç kardeşimi daha doyurabilmek için türlü meşgalelerle para kazanıyordu. Yaz aylarında pamuğa giden mevsimlik ırgatlar kış aylarında Adana’da kalmazlardı. Annemse bu zamanlarda ya mahallelinin çamaşırlarını yıkar ya da sabaha yakın saatlerde tüm kardeşlerimle beni yanına alarak kurbağa toplamaya giderdi.

Seyhan nehrinin ufak kollarından biri de bizim oturduğumuz mahalleden geçerdi. Annem komşu kadınlarla beraber bir elinde beni diğer elinde çamaşır sepetini tutarak çayın kenarında duru su bulmak umuduyla erkenden yola düşerdi. Elindeki tokurcakla iyice dövdüğü çamaşırları arap sabunuyla çitiler, ayakları ile çiğneyerek iyice durulardı. Tertemiz yıkanan çamaşırlar büyük taşların üzerinde kurumaya bırakılırdı. İşte böylesi bir anda benim görevimse bu çamaşırların kurumasını beklemekti. Çünkü çıkan rüzgar çamaşırları uçurabilir ve çamura düşmesine sebep olabilirdi. Ben annemle en çok çamaşıra gitmeyi severdim. Annem bütün işlerini bitirince beni ve kardeşlerimi çayın içinde bir güzel yıkardı. Adeta bir çamaşırı yıkar gibi temizlerdi bizi annem. Tenimize sürdüğü lifin izleri vücudumuzu kızartır, gözümüze kaçan sabunla ağlamaya başlayınca da tepemize şamarı yerdik. Annemin çamaşır bulamadığı zamanlarda yaptığı ve çok da isteyerek gitmediği diğer iş ise kurbağa toplamaktı. Herkes uykusundayken annem beni ve diğer kardeşlerimi sıcak yataktan kaldırıp sabaha doğru yola düşerdi. Annemin sağ tarafında anneme kurbağa toplamaya yardım eden abim Ahmet, solunda ablam Ayşe ve sırtında da ben olurdum. Abim ve ablam çoğunlukla ellerinde bu zahmetli işlerin teçhizatlarını taşırdı. Dere kenarına vardığımızda annem önce benim yatacağım bir yatak hazırlardı. Sözünü ettiğim bu yatak çoğunlukla dere kenarlarında bulunan kamışların üstüne annemin beni sırtında taşırken serdiği örtü şeklinde olurdu. Sivrisineklerin vızıltılarının senfoni oluşturarak çıkardıkları uğultu daha dün gibi aklımdadır. Yazın pamuk tarlasında kışınsa buz gibi havada annem de diğer toplayıcılar gibi kazık çizme dedikleri büyük çizmelerle beline kadar suya girer, kepçe adını verdikleri tuzakları kurbağaların kaçabilecekleri bölgelere yerleştirirdi. Daha sonra ayaklarıyla durgun suyu dağıtarak kurbağaların bu bölgeye gelmesini sağlardı. Bazen üstü buz tutan bu derede annem ve diğer işçiler sabahın erken saatlerinden itibaren gün sonuna kadar suda kalırdı. Kilo hesabıyla toptancısına satılan bu kurbağalar için bazen işçiler arasında da kavgalar çıkardı. Annem de böylesi yorucu bir hayata karşı çok direnemedi. Sigortası olmadan yıllarca ya gündelik ya da mevsimlik işçi olarak çalıştıktan sonra zatürreye yakalanarak bu hayattan göçüp gitti. Seneler çok hızlı bir o kadar da zor geçiyordu bizim için. Abim Ahmet beni ve ablamı annemden sonra hiç yalnız bırakmadı. O da tıpkı annem gibi ondan öğrendiği tüm işleri yapmaya koyuldu.Ben toprağa ne kadar hayransam abim de suya hasretti. Bu yüzden olsa gerek pamuktan daha çok kurbağa işine girmişti. Ben de abime yardım ediyor bazı günler çift yevmiye alıyorduk. Çavuş dedikleri orta yaştan kısmen geçmiş, pala bıyıklı, saçlarının üstü epeyce açılmış, sol yanağında derin bir bıçak yarası olan, kolu başlı başına yılan dövmeli Nusret ise abimin ve diğer tüm işçilerin korkulu rüyasıydı. Kimin nerede toplayacağına o karar verir, işçilerin topladıklarından da kendine komisyon alırdı. Kurulan kooperatifin sözde temsilcisi güya kelle keseniydi. Annemden sonra abime çok güvenememiş ama biz ortada kalmayalım diye de sessiz kalmıştı.

  • Haso! Büyük kamışlığın oraya. Mahmut, Haso’nun sol yamacına! Kezban Ana sen ortada kal, diye insanların kurbağaları tutması gereken yerlere yönlendirirken abimin adını o gece söylememişti. Abim Ahmet atıldı:
  • Ben nereye geçeyim Nusret Çavuş?
  • Bugün sana iş yok. Sen biraz dinlen. Hadi kardeşlerini al, evinize gidin. Ben sana iş olacağı zaman haber edeceğim.
    Abim sinirlenmişti. Beni göstererek:
  • Ben bu sabiye ne yedireceğim, bu kadar gelmişiz buraya, idare etsen bugünlük?
    Nusret aynı hiddetle cevap verdi.
  • Len piç kurusu! Ananız bana mı sordu sizi bırakıp giderken? Ne yerseniz yiyin? Onu da mı ben düşüneceğim?
    Abim, Nusret’in verdiği cevap karşısında yayından fırlamış ok gibi çömeldiği yerden fırladı. Belindeki kuşağa sarılı baba yadigarı sarı ketezli cep çakısını tam kalbinin üstüne sapladı. Nusret, oracıkta yığılıp kaldı. O ana şahit olan sadece ben ve sazlıkların üzerinde cırlayan kurbağalardı. Sabah olmak üzereydi. Abim ve ben büyük bir soğukkanlılıkla evimize dönmüştük. Abim ilk iş, annemin sandığını açtı. Yedi tülbente sarılı Kur’an’ı çıkardı. Biz abimin yanında onun ne yapacağını merak ederken gözleri tek bir noktaya odaklanmış halde konuşmaya başladı:
  • Güzel kardeşlerim. Şu Kur’an’a yemin olsun ki sizi yalnız bırakmayacağım. Size ben bakacağım. Babamızın ve annemizin yokluğunda aç da kalsak, size bakmak için mücadele edeceğim. And olsun, şart olsun!
    Abim daha cümlesini henüz bitirmişti ki kapı alacaklılar gelmişçesine sertçe çaldı. Kapıyı açan ablamdı:
  • Ahmet Kaya, burada mı oturuyor?
    Ayşe ablam,gördüğü jandarmalar karşısında nutku tutulmuş cevap verememişti.
  • Konuşsana çocuk! Ahmet Kaya burada mı oturuyor.
    Artık neredeyse on dört yaşındayım. Çocuk yaşında yaşadıklarım olabilecekleri pekâlâ tahmin edebiliyordu. Abim Ahmet’in ismini sorduklarında düşünmeden kalkıp jandarmanın karşısına dikildim.
  • Sizin aradığınız kişi benim.
  • Biz seni niye arıyormuşuz ki ufaklık?
  • Nusret Çavuş’u kalbinden ben bıçakladım.
    Abim ve ablam Ayşe, olanlara anlam veremeden incecik bileklerime takılan kelepçeye bakakaldılar.
    Aradan geçen yirmi yıllık süreçte Tarsus Kapalı Çocuk Cezaevi ve Pozantı Cezaevleri benim yeni evim olmuştu.
    Elimdeki bavulla beraber tahliye olduğum şu an kalemimin mürekkebini abimin Nusret’i öldürğü yerden dolduruyorum. Yirmi yıl öncesinden…
Paylaş
Önceki İçerikNefes 3
Sonraki İçerikATA’YA