Yağmur hüznünün felaket fişekleyicisi olup
Oluk oluk,
Darmaduman,
Ve kırılmışçasına alüminyum saclara yağarken
Nefesin Tendürek Dağının eteklerine yayılır.
Ağzı memede hâlâ sıcağında süt kokan bir bebenin günahsızlığıyla imdadına koşarken ben,
Kâh ümitli,
Kâh hüzünlü,
Biraz da dik başlı yanına varıyorum.

-İki dünyamın müjdecisi sevgilim! –

Amel defterimin her sayfasında adın yazılıyken
Seni bekleyen Rıdvan’lar Burak’la selâm veriyor şimdi sana.
Güzelliğine aşık olmuş her bir yaradılan baksana!
Kirpiklerin Musa’nın elindeki asaymış.
Ve pek az kimse bilir ama
Konuştuğu karınca senmişsin Süleyman’ın.
Yazık olur şimdi gidersen.
Dağlarda çoban çiçeklerini takmak vardı.
Saçlarının en zindan karasına
Fesleğen kokulu göğsüne gömüp başımı
Hıçkıra hıçkıra ağlamak vardı tam da şu an.
Ayaklarımızı uzatıp Porsuk çayına
Elim ellerini tutmak adına
türlü yalanlar
türlü yarışlar
Ve türlü yakarışlarla kandırabilmeliydi zihnini.
Ah sevdasında zanaatının son emekçisi!
Ah kendime yetiremediğim!
Vah şimdi sensiz geçen her bir güne!
Vah ki dünyanın dönüşüne…
Yokluğun,
Yoksulluğum olmuş.
Gel!
Etme!
Eyleme!
Kokunu bırak kaçırdığım trenlerin soğuk vagonlarına.
Bayramlık harçlığı ol üvey çocukların.
Ve
Her keresinde yüzüm daha çok gülsün
parklarda çocuklarını sallayan annelere inat.
Baksalar elbet anlayacaklar sekarat halimi.
Çatlamış dudaklarım,
Kuruyan boğazıma,
Son arzum
“Getirin, koşun, yetiştirin!” diye yalvaracağım öpüşlerin var istediğim.
İşte o vakit
Açık da gitmez senden başkasına kapalı gözlerim.