Doğduğu günden beri mideciğinin doluluğuna şahit olamamış bir çocuk, ne kadar mutlu anlatılmaz. Bir evi yok belki pembe panjurlu, bir oyuncak bebeği de yok renk renk giysiler giydireceği yahut uzaktan kumandalı arabası. Gülen yüzü var, mutluluğu. Isınacak paltosu yok belki ama ibtisamı var, sıcacık. Soğuk yürekleri ısıtan bir çocuk. Hayatı boyunca bir kez bile memnuniyetsizce düşünmemiş. Mutluluğun sırrını bulmuş, daha insanlar kendini bulamıyorken…

Güneş imiş değerli çocuğun mutluluğu. Kayısı ağaçları, nilüfer, kirazlar, kurbağalar, börtü böcek , çitler, çiftlikler, ıslak toprak kokusu… Doğada hâlâ bir şeylerin yolunda gittiğini, tıpkı eskideki gibi baharda çiçek açan ağaçların kışa doğru yaprak döktüğünü, hâlâ ayların döndüğünü, pisilerin miyavladığını bildikçe, mutlu olurmuş bu çocuk. Hâlâ bir şeyler yolunda, olması gerektiği gibi diye düşünürmüş. Kendisinin varoluşunda bulmuş mutluluğu, umutlarında ve her geçen gün yeşeren ideallerinde.  Yüreği o kadar temizmiş ki, annesine ‘anne’ demezmiş bu yavru adem evladı. Dermiş ki ‘‘O kadar kötü insanlar var ki ‘anne’ denilen, ve o kadar kötü çocuklar var ki ‘anne’ diyen.’’ Annesine seslenecek kadar kutsal bir ad bulamamış henüz, bulabileceğinden de ümidi yokmuş üstelik. ‘‘Anneme bakarım, gözlerinde kaybolurum, bu kâfidir.’’

Bir gün bir başına kalmış bu çocuk. Anacığı toprağın altında, babacığı kim bilir, nerede? Ağabeyi almış başını gitmiş, kendi hayatını kurtarmış. Ona sahip çıkan, hayattaki tek varlığını –anacığını- erkenden kaybedince kalmış tek tabanca sokaklarda. Şimdi siz diyeceksiniz ki, ‘‘Viran olmuştur yavrucak, kahrolmuştur. Mutsuzluk fora!’’ Fakat elde değil. Doğasında yok bu çocuğun karalar bağlamak. Kahrolmuş elbet. Ne yürüyebilmiş, ne konuşabilmiş. Ne doğabilmiş güneşle, ne yağabilmiş yağmurla. Her hatrında canlandığında anacığı, alazlayıverirmiş sanki duyguları onu. Sanki her gök gürültüsü, annesinin tekdiriymişçesine durmuş ayakta.

 ‘‘Ahh, anacağım. Bağırma bana cennetten. Gittin, nasıl üzülmem, nasıl kahrolmam? Eylemeseydin beni senden cüdâ, gülerdi çehrem elbet. İnfial oldum, beni afv eyle.’’

Her gün anacığının yanına, mezarlığa gidermiş muhteremadem evladı. Annesinin toprağını ıslatır, o çok sevdiği ıslak toprak kokusunu annesinin rayihasıyla karıştırıp çekermiş içine… Sonra gözyaşları…

Ve bu çocuğun hikayesini okuyan herkes ağlamış sonunda. Kalkıp anacığına sarılmış ve inanmış hepsi umuda, mutluluğa.

Halet-i Ruhiye:

Eğer yarın doğmuşsa güneş yine her gün ki gibi, solmamışsa ve sararmamışsa yapraklar, uyanıksa karıncalar, güneşe dönmüşse ayçiçekleri, leylaklar her ötüşünde yeni günü selamlıyorsa ve tüm çiçekler koruyorsa cezbedici kokusunu…anlayacaksın ki bir yerlerde bir martı tutmuş dünyanın bütün umutlarını; kanat çırpa çırpa çiziyor gönlünün rotasını. İşte o vakit demir atacaksın mutsuzluğa, o doğan güneş her gün başka bir tanesini doğuruyormuşçasına…

Gülin Demir

Paylaş
Önceki İçerikTARAK
Sonraki İçerikSevgili Dost (Mektup)

CEVAP VER