Yaşım elli beş. Babamı kaybedeli yaklaşık 6 yıl oldu. Annem kendi evinde oturur. Benle beraber iki oğlu ve iki kızı var. Dört çocuğuna sahip çıkmış, yokluğu görmüş, acılarla olgunlaşmış. Bundan bir ay önceydi. Ramazan ayıydı. Eşim çok ısrar etti. “Anne, gel bize Ramazan ayını bizde çıkar. Orucunu burda tut. Hep beraber iftarımızı, sahurumuzu yapalım. Hem torunların da seni özledi.” deyince dünyalar benim olmuştu. Zira bir erkeğin en büyük mutluluklarından biri eşinin, kayınvalidesini annesi gibi görmesi ve ona o şekilde hürmet etmesi olabilirdi. Annem bu teklife önceleri sıcak bakmamış ama ısrarlarımıza dayanamayıp kabul etmişti. Gece sahura kalkıyor ve bir daha neredeyse hiç uyumuyordu annem. Vaktinin neredeyse tamamını namaz kılarak, Kur’an okuyarak geçiriyordu. Sanırım Ramazanın ikinci haftası olacak annem banyo yapmak istedi. Evimiz sobalıydı. Banyoda ise odunla ısıtılan  uzun ince bir banyo sobası vardı. Sırf üşütülmesin diye tüm aile fertlerinin sırayla banyo yaptığı ve imkansızlıklardan dolayı her zaman yanmayan bu sobayı  bu sefer annem için yakmıştık. Annem yaşlandığı için banyoya eşimi de çağırdı, yardım istedi utana sıkıla. Eşim hiç iki etmeden annemi güzelce yıkayıp kuruladı.Banyodan sonra annem bir elinde tarak diğer elinde havluyla beni çağırdı.

– Oğul, yaklaş hele. Sen de saçlarımı tara.

Hiç düşünmeden annemin yanına doğru gittim.

 Arkasına geçip önce saçlarına dokundum. Ona belli etmeden kokusunu burnumun çekebileceği, ciğerlerimin dolabileceği kadar derince içime çektim. O an birisi çıkıp cennet nasıl kokar diye sorsa düşünmeden annemin saçlarının kokusunu söyleyebilirdim. Okula giderken saçlarımı aceleyle yana taradığı günler geldi gözlerimin önüne. Öğretmenin seni böyle daha çok sever, yüzün gözün açılsın, güzelliğini görsünler deyip yalandan hızlıca yana tarayıverirdi. İstemsizce yüzümde gülümseme belirmişti o an. Ben de tıpkı annem gibi saçlarını önce yana taramaya başladım. Tarak, saçlarına ilk değdiğinde derin bir nefes aldı. Ama o kadar derin bir nefesti ki, nefesten daha çok iç çekmeye benziyordu. Anne, dedim usulca. Kafasını iyiyim dercesine salladı. Saçlarını niçin yana taradığımı, okul günlerimi ona anlatmaya başladım.Sessizce beni dinliyordu. Artık annemin saçlarında hiç siyahı yoktu. Ense köküne yakın birkaç noktada gözle görülür bir iki siyah telin dışında annemin tüm saçları bembeyazdı. Konuşabilseydi saçları acaba ne derdi? Dört evladına süpürge ettiği saçları bana ne anlatırdı? Hangi dertlere kederlendiğini, hangi yokluklara avunduğunu, hangi sıkıntılara göğüs gerdiğini acaba söyler miydi bana? Ona hâlâ saçlarının ne kadar güzel olduğunu söylemeye başladım.

– Maşallah anne, saçların hâlâ çok gür ve yumuşacık. Babam da tarar mıydı saçlarını böyle? Nasıl böyle oluyor senin saçların? Tüm gün başörtüsü takıyorsun oysa. Geriye tarayayım mı? Sen zaten hep öyle yaparsın. Ama taradıktan sonra biraz sobanın karşısında otur ki saçların kurusun…

Art arda kendisine sorduğum hiçbir soruya cevap vermemişti. Başını tuttuğum ellerimi çekince kafası birden önüne  düştü.

– Anne, annem, n’oldu sana? Uyudun mu anne. Anne kalk n’olur kalk. Bir şey de. Anneee! Anneee!!! Bir şey demedi annem. Üstelik ellerimde, önümde kaybettim annemi. Ben ağladım, saçlarını koklayarak ağladım hem de. İlk kez saçlarını taramıştım annemin. Oysa, oysa ben okula gittiğim zamanlarda annem saçlarımı tararken ben hiç ölmezdim ki! Şimdi sen niye öldün anne! Ben ölmedim, sen niye öldün anne!!!

CEVAP VER