Makbule, Hasan’ın gece vardiyasından geleceği saate kahvaltısını hazır etmişti. Haşladığı yumurtaları
soyup bakır tasa doğradıktan sonra yumurtaların üzerine biraz da limon sıktı. Demlenen çayın kokusu
sobalı,üç göz olan bu kerpiç evi iyiden iyiye sarmaya yetmişti. Makbule, uzağı çok seçemeyen
gözlerinden birini hafifçe kısarak duvardaki saate baktı ve iç odada yatan oğluna seslendi:

  • Bahtiyar! Bahtiyar! Kalk Allah’ın cezası. Abin gelmek üzere. Kalk da abini kızdırma.
    Bu yoksul evin içinde herkesin korktuğu tek kişi Hasan’dı. Hasan kırk iki yaşında, iki yüz kişinin çalıştığı
    bir fabrikada döküm ustası olarak çalışıyordu. Hâliyle eve para getiren tek kişinin Hasan olması,
    annesi Makbule’nin gözünde taktir ve dua edilesi bir uğraştı. Güçlü yapısı ve kuvvetli pazuları tüm
    mahallede konuşulurdu. Bahtiyar ise otuz sekiz yaşında doğuştan hasta bir zavallıydı. Kafa yaşı on
    yaşındaki bir çocuğun yaşı kadardı. Tüm gün evde oturur, pencereden hava güzelse başını uzatıp
    dışarıda top oynayan çocukları seyrederdi. Nadiren dışarı çıkar onda da abisi Hasan’ın yaptığı sapanla
    kuş avlamaya çıkardı. Koca sakallı bir adamın elindeki sapanla kuş kovalaması Bahtiyar’ı bilmeyenler
    için şaşılası bir halde. Makbule otuz sekiz yıl boyunca Bahtiyar’ın bu hâlini bir sınav kabul etmiş ancak
    özellikle son üç beş yıldır bu sınavdan da iyice sıkılmıştı. Artık iyice yaşlanan Makbule’ye Bahtiyar’ın
    bakımı giderek zor geliyordu.
    Bahtiyar, annesinin sesini duyunca yatağından gerinerek kalktı. Duvardaki rahmetli babasının
    askerken annesine gönderdiği fotoğrafa bir asker selamı çaktı. Babası henüz iki çocuğu da küçükken
    bir vinç operatörünün dikkatsizliği sonucu ölmüştü. Bahtiyar o günden beri her sabah babasının
    fotoğrafına asker selamını verir, belki de yaşayamadığı baba oğul ilişkisi için içten içe o koca bedeninin
    içinde çocuksu hüzünler yaşardı. İyice kendine geldikten sonra içeriye yöneldi:
  • Elini yüzünü yıkamadan mı sofraya oturdun itin eniği? Abinin eli kulağındadır. O gelmeden dokunma
    sofraya bir daha.
    Bahtiyar eliyle kulağını tutarak gittiği semt pazarlarının umumî tuvaletlerini andıran lavaboda yüzünü
    yıkadıktan sonra tekrar yer sofrasına bağdaş kurup oturdu. Hâlâ bir eli kulağındayken Makbule
    merakla sordu:
  • N’oldu? Kulağın mı ağrıyor? Niye kulağını tutuyorsun?
    Bahtiyar bu soruya cevap vermeden bir öne bir arkaya sallanmaya başladı.Onun bu sallanması
    kafasının dolu olduğuna ya da bir sıkıntısı olmasına yorulurdu.
    Sorusuna cevap alamayan Makbule iyice sinirlenip ” Seni doğuracağıma taş doğuraydım, teneşirlere
    gelesin inşallah! Allah’ım ben sana ne ettim de sen bu deliyi başıma musallat ettin?” diye beddualar
    etmeye başladı.
    Evin demir kapısını kendi anahtarıyla açan Hasan ayakkabılarını çıkarırken, sesi duyan Bahtiyar hızla
    oturduğu sofradan kalkıp:
  • Abi, abey… Abi, abey diyerek Hasan’ın elini öpmek için yeltendi.
    Hasan yan gözlerle Bahtiyar’a ve yer sofrasına baktıktan sonra ” Ana, ben yemeyeceğim. Fabrika da
    biz kahvaltı ettik.Biraz yatıp uyuyacağım. Şu deliye de söyle ses etmesin.” dedikten sonra odasına
    çekildi. Makbule, Hasan’ı rahatsız etmemesi için Bahtiyar’ı çağırıp sıkı sıkıya tembihledi. Odasının
    kapısını sertçe kapayan Hasan, yer döşeğine büyük bir “off!” çekerek kendini attı. Gözlerini tavana
    dikip düşünmeye başladı.

Yarım saat geçmeden Hasan anasına seslendi:

  • Ana! Ana!
  • Geldim geldim… Hayrola Hasan uyumadın mı sen?
  • Boş ver ana şimdi uykuyu.Diyeceklerim var sana. Gel otur şöyle.
    Makbule, Hasan’ın davranışlarından biraz ürküp biraz da merak ederek Hasan’ın yer döşeğine oturdu.
  • Anlat hele.Bir şey mi oldu?
    Hasan, cüzdanının gizli bölmesinden çıkardığı siyah beyaz bir fotoğrafı annesine uzatarak söze başladı:
  • Fatoş. İsmi Fatoş. Bizim fabrikada mutfakta çalışır. Aslı Antepli. O da benim gibi bir kere evlenip
    boşanmış. Biz konuştuk anlaştık. Evleneceğiz.
    Makbule için en kıymetli şey oğlunun mürüvvetiydi. Onun böylesi bir ödülü hak ettiğini düşünüp:
  • Oğlum ne güzel bir haber bu. Sen de döl tutacaksın e mi? Çoluk çocuğa karışacaksın. Çok şükür seni
    verene. Kurban olurum ben seni yaradana, dedi.
    Hasan derin bir iç çektikten sonra tablasını çıkardı. Tütünü koklayıp kağıdını yaladıktan sonra ağzına
    yapışan kağıt parçasını elinin tersiyle sildikten sonra düşünceli şekilde annesine baktı:
  • İyi hoş da ana, ben bu gelini bu evde bu delinin yanında nasıl tutarım? Bahtiyar bazen dal daşak
    dolaşıyor evin içinde. Başka eve çıkayım desem paramız malûm.
    Makbule başını iki yana sallayıp:
  • Sen merak etme Hasan. Ben bu deliyle baş ederim.
    Hasan annesinin sözleriyle biraz olsun rahatlamıştı. Yaktığı tütünden bir nefes daha çektikten sonra
    annesinin elini öptü. Makbule’nin tek derdi oğlu Hasan’ın mürüvvetini görmek ve komşusu Hacer’e
    nispet yapmaktı. Zira Hacer de üç oğlunu arka arkaya evermiş, her keresinde ” Bir deliyle yaşamak
    zordur , sabret, bak biz oğlanı everiyoruz, öbür gelin de bu ay doğuracak. Hasan da bulamadı mı daha
    birini?” diyerek gerine gerine anlatmıştı.
    Hasan evden çıkmak üzereyken Bahtiyar, abisinin ayaklarına yapıştı.
  • Abi, abey… Abi, abey, dedi.
    Bu, Bahtiyar’ın da evden dışarı çıkmak istemesi anlamına geliyordu. Hasan kardeşinin bu isteğini
    anlamış olacak ayağını silkeleyerek:
  • Bırak lan, deli. Kahveye gidiyorum ben. Seni almazlar oraya. Bıraksana oğlum şu ayağımı, dedi.
    Bahtiyar oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Hasan ise umursamadan yoluna
    devam etti.

    Kahvenin önündeki boş masalardan birine oturan Hasan tekrardan tablasına davranmıştı ki :
  • Oo! Hasan kardeş hoş geldin. Düğün ne zaman?

Soruyu soran Adem’di. Adem hem fabrikadaki ustabaşı hem de bu kahvenin sahibiydi. Aynı zamanda
Hasan’ın da çocukluk arkadaşı olan Adem’i, karısını dövüyor diye mahalleli pek sevmezdi. Sırf bu
yüzden birçok müşterisini de diğer kahveyi işleyen rakibi İsmet’e kaptırmıştı.
Hasan birçok sırrını paylaştığı bu aziz dostuna:

  • Kısmetse hemen isteyeceğiz. Küçük bir düğün yaparız biz de.
    İsmet bir kaşını kaldırıp:
  • O gelin o eve gelmez. Bahtiyar’ın hâli ortada, dedi.
    Hasan’sa:
  • Eee! Sanki biz bilmiyoruz, diyerek elini masaya sertçe vurdu. Muhabbetin daha fazla uzamasından
    korktuğu için İsmet’e bir şey demeden kalkıp evine gitmeye karar verdi.

Üç ay geçmiş, Hasan ve Fatoş evlenmişti. Hasan kadınsız yaşadığı günlere inat, bulduğu her ortamda
Fatoş’u sıkıştırıyor ve odalarına çekilmek istiyordu. Evin içinde onların sevişmelerine Bahtiyar bazen
denk geliyor ve ne yaptıklarına anlam vermeye çalışıyordu. Hasan ve Fatoş’un mutlu geçirdiği bir
gecenin sabahında Bahtiyar, yarı çıplak yengesinin ve abisinin karşısına çıkıverdi. Hasan, Fatoş’un
gözlerini eliyle kapamaya çalışırken seslendi:

  • Ana! Ana! Şu deliyi al götür burdan. Elimden bir kaza çıkacak sonra.
    Sesi duyan Makbule, Bahtiyar’ın densizliğini anlayıp yıldırım hızıyla yanlarında bitiverdi.
  • İtin eniği, gel buraya. Ne işin var senin burada? Onlar evli. Bir daha görmeyeyim seni abinin yanında.
    Bahtiyar ne olduğunu anlamadan:
  • Abi… Abey, diyebildi sadece.
    Aylar geçtikçe Bahtiyar’ın abisi ve yengesinin ilişkisini anlaması kolay hale gelmişti. Yarı iyi yarı kötü
    geçen bunca zamandan sonra demir kapının zili sanki alacaklı gelmişçesine ardı ardına çaldı.
    Bahtiyar sesi duyunca yerinden ok gibi fırlayarak kapıyı açtı. Gelense Muhtar Veysel’di. Veysel Efendi
    on beş yıldır bu mahallenin muhtarlığını yapıyordu. Birçok seçime rakipsiz girmiş, mahalleli tarafından
    da gün geçtikçe sevilir olmuştu. Başındaki Ecevit şapkasını koltuğunun altına alarak söze başladı:
  • Valla Makbule Hanım beni bilirsin. Yaş yere basmam. Hem sevaptır. Bak bu yaşına gelmiş ikisi de. Ne
    zararı olacak ki size? Hem Bahtiyar’ın da hakkı değil mi bu dünyada mutlu mesut yaşamak. Üstelik ağzı
    var dili yok.
    Makbule, muhtarın dediklerine acil cevap vermekten kaçınarak ” Ben bir de abisine sorayım. Bakalım
    Hasan ne der bu işe? ” dedi.
    Makbule, Hasan akşam eve döndüğünde muhtarın kendine dediklerini bir bir anlattı. Hasan bir
    müddet düşündükten sonra everelim gitsin, dedi. Bahtiyar aşağıdaki mahalleden çeşmeci Nurettin’in
    büyük kızı Cennet ile evlendirilecekti. Cennet de tıpkı Bahtiyar gibi doğuştan rahatsızdı. Bu iki
    zavallının kaderi evlilikleriyle birleşmeye artık hazırdı. Tüm hazırlıklar – kız isteme de dahil – bir ay
    içinde bitti. Makbule düğün gecesi oğlu Bahtiyar’ın elinden tutarak ona neler yapması gerektiğini
    anlattı:
  • Oğlum, bak siz Cennet’le bugün evlendiniz. Bundan sonra beraber sarılıp uyuyacaksınız.
    Bahtiyar anladım dercesine sevinçle annesine baktı. Uzun süreden sonra Bahtiyar’ın ilk kez gözlerinin
    içi gülüyordu. O gece Bahtiyar ve Cennet tıpkı Makbule’nin dediği gibi sabaha kadar sarılıp uyudular.
    Günler geçiyordu. Bahtiyar artık mutluydu. Kahvaltıda bile başını Cennet’in omzuna koyuyor
    annesinin sözünü dinliyordu.
    Hasan artık sıradanlaşmaya başlayan evliliğinde karısı Fatoş’un annesini kaybetmesiyle kısa süreli bir
    yalnızlık hissedecekti. Çünkü Fatoş ve Makbule Antep’e cenaze için gidecekler ve yaklaşık bir ay kadar
    dönmeyeceklerdi. Hasan ay başında maaşını alınca Antep’e kendisinin de geleceğini söyleyerek
    otogardan karısı ve annesine el salladı.
    Fatoş ve Makbule Antep’e gittiği için evin tüm işleri ise Bahtiyar’ın karısı Cennet’e kalmıştı. Cennet
    sabahları herkesten evvel kalkıyor dolaptan peynir ve zeytin çıkararak yer sofrasına koyuyordu. Onun
    için kahvaltı sadece zeytin ve peynirle sınırlıydı adeta. Kahvaltıdan sonra Bahtiyar elindeki sapanı abisi
    Hasan’a göstererek kuş avlamak istediğini anlatmaya çalıştı.
    Hasan ise oralı olmayıp:
  • Git, sen git hadi. Ben uyuyacağım, dedi. Bahtiyar abisinden aldığı cesaretle yerinden kalkıp evden
    çıktı.
    Üç göz odalı evin beyaz badanalı duvarları işte o sabah karanlığa bürünmüştü. Bahtiyar’ın dışarı
    çıktığını sertçe demir kapıyı kapamasından anlayan abisi Hasan, bulunduğu mutfaktan oturma
    odasına geçip boylu boyunca somyaya uzandı. Cennet ise kahvaltı sofrasını toplamaya çoktan
    başlamıştı. Yere kurduğu sofrayı kaldırmak için eğildiğinde daha önce kimsenin görmediği dolgun
    göğüsleri gömleğinden taşmak üzeriydi. Hasan ilk önce gözlerini kaçırmış sonra da hallenmişti.
    Maksisinin bir ucunu kaldırıp beline dolayan Cennet ise sıyrılan kumaş parçasından görünen etinin
    farkında olmadan bulaşığa girişmişti. Pis gözleriyle Cennet’i süzen Hasan, uzandığı somyadan
    doğrulup Cennet’e doğru yöneldi. Rızası olmadan, gözyaşları içinde sessiz çığlıkları atan Cennet’in
    üstündeki Hasan’ a dur diyecek kimse olmamıştı. Bu kötü olaya tanık sadece beyaz badanalı duvarlar
    değildi. Mutfak penceresinden Cennet’i izleyen biri daha vardı:
  • Abi, abey… Abi, abey…

Bahtiyar, karısına sahip olan abisi Hasan’ın Cennet’e kendisinin sarılması kadar masum sarılmadığını
fark etmişti. Elindeki sapanla ağlayarak koşmaya başladı. Durmadan dakikalarca koştu. Onu görenler
Bahtiyar’ın bu haline şaşırmıyordu. Çünkü Bahtiyar sadece kızgın olduğunda bu kadar hızlı koşardı.
Yapımı devam eden bir inşaatın en tepesine kadar çıktı. Bahtiyar sımsıkı tuttuğu elindeki sapana son
bir kez daha bakıp ağzından dökülen iki kelimeyle kendini yere bıraktı:

  • Abi, abey…