Sevmek, öğrenilebilir mi?
Yıllarca, kişisel gelişim kitaplarında veya okullarda anlattılar. Dediler ki
‘’Mutlaka sevdiğiniz işi yapın,‘’ tamam bunu öğrendik, çok iyi öğrettiniz bize bu cümleyi ama sevmeyi öğretmediniz. [responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”Sizin İçin Okuyabilirim”]

Küçükken, pamuk toplamaya giden ırgatları izlerdim. Kat kak giyinir, şalvarlarını çizmelerinin içine geçirir ve sırayla traktör arkasındaki römorka binerlerdi. O insanlara dair bilgim hep burada sonlanır ve ben merak ederdim.
Tamam, o zamanlar küçüktüm ve mutlak ki büyüdüğümde ırgat olmak istemezdim ama severdim, hâlâ da seviyorum. Bu sevgi öyle ki, sadece emeğe, mücadeleye ve direnişe duyulan bir sevgi.
Öğrendim ve bunu bana siz (eğitim sistemi ve toplum) öğretmediniz. Saçma sapan bir sistemin, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde ise asla öğretmediniz.

Din ile ahlak kavramlarını birbirine o kadar çok karıştırdınız ki, bu saten sonra hiçbir kuvvet ayıramaz. Mevcut karışımdan kaynaklanan en temel iki sorun şu ki sevmeyi öğrenemedik ve kültürümüzü kaybettik.

Bir yarışın içerisindeyiz ha babam koşturuyoruz. Bize yarışmayı öğrettiniz, evet bunu da iyi öğrettiniz. Yanındakinin mutlaka bir adım önüne geç dediniz de kimseyle yan yana yürümeyi öğretmediniz. Hayatı bu şekilde tüketmenin bir anlamı var mı?
Sahi, bu hayatta ne kadar vaktimiz var?

Yazarların yazdıklarını okumadan önce, yazarın siyasi görüşünü araştırıyor, bugün yaşasaydı hangi partiye oy verirdi diye düşünüyoruz. Nerede doğduğu, ne yaşadığı hatta ne anlattığı çok az umurumuzda. Kaç kişi sadece edebiyatı seviyor? İçinde siyaset olmayan, Saf, özgün, özgür edebiyatı sevmek, sevebilmek… Öğretmediniz.

Askeriyedeki ilk günümde, yoğun bir günün ardından akşam saat 23.00 civarı koğuşa, oradan da yatağıma geçebildim. Yanımda olan kitabı çantamdan çıkardım (L.N TOLSTOY – DİRİLİŞ). Tam ilk sayfasını açtım ki koğuşun ışıklarını kapadılar. Hayatımda yaşadığım en özel anlardan birisidir. Karanlığın kötü geldiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir süre kaldım o şekilde. Kitap elimde açık, bakıyor ama görmüyordum, hissedebiliyor ama okuyamıyordum. İlk defa bir kitabı içinde yazılanlardan ziyade sadece var olduğu için sevdim, hissettim. Ardından tuşlu telefonumun fenerini açtım ve devam ettim kaldığım yerden. Bunu anlattım çünkü sevgi öğretilebilir. Yaşayarak, hissederek, yaşadıklarımızı anlatarak, sevme güdüsünü kaybetmiş bir insana, herhangi bir varlığı sadece var olduğu için sevmeyi öğretebiliriz.

Herkesin, yanlış olduğunu bilmesine rağmen yaptığı yanlışlar kültürümüzü yozlaştırdı, yok olma aşamasına getirdi.

1- 2019 Türkiye’sinin Kültürel değerleri nelerdir?
2- 2119 yılına gelindiğinde, mirasçılarımız bugünlerden nasıl bahsedecek?
3- 2119 yılında yaşayanların Karacaoğlan’ı kim olacak? Karacaoğlan tabii ki o zamanda var olacak ama asıl soru, 2019 yılının Karacaoğlan’ı 2119 yılında kim olacak?
4- Hangi tiyatro binasını Turistik mekân sayılacak?
5- Hangi bina, cami, köprü vb… bir sanat eseri olarak 2119 yılına kalacak?

Acı sorular. En azından toplumun belirli bir kesimi için acı sorular.

Toprağa, ne ekerseniz toprak size onu verir. Domates tohumu ektiğimiz topraktan domates almamız gerekir. Biz bugün kültürel anlamda, domates ektiğimiz bir tarladan patlıcan topluyoruz.

Bugünlere gelmemizin birçok nedeni var. Ülkemizde 1900 – 1980 yılları arasında doğmuş olan kişiler savaşlarla, darbelerle, yoksullukla, imkânsızlıklarla (teknolojik) mücadele ettiler ve sonuç olarak bugünleri yaşıyoruz. Ben bugünlerimizden umutlu değilim, fakat 1980 – 2000 yılları aralığında doğan kişilerin eğiteceği, büyüteceği kişilerden yani kısacası gelecekten umutluyum.

Şu yazdıklarımı en başa dönüp defalarca okudum. Nasıl toparlarım, nasıl bir sonuca bağlarım diye ciddi bir süre düşündüm. O Kadar dağıtmışım ki toparlanacak gibi değil. Baktım olmuyor son bir söz yazıp bitirmeye karar verdim.

Sevgiyi, sevebilmeyi unutmuş ve kültürü yozlaşmış bir toplum olmayı hak etmiyoruz.

Paylaş
Önceki İçerikEskiz
Sonraki İçerikBİZ İNSANIZ