KUYU

   İstiyorum! Büyük harflerle yazılan ağıtın, son kelimelerindeyim yalnızca. ‘Kendimi geri istiyorum. Kendimi geri istiyorum’ diyorum ardı ardına. Kendi yıktığım duvarların, yıkıkları önündeyim. Yıkılan ruhumun cenazesindeyim. Kendimi bağlayamadığım, ait olamadığım kuyunun taa dibindeyim. 
Konuştukça kelimeler büyüyor ağzımda, kendimi bulamıyorum. Dahada ağırlaşıyor göz kapaklarım. ‘Nefret’ diye sayıklıyorum ara sokaklarda. Adımlarımı hızlandırıp kendime koşuyorum. Nefesim kesilene,  gözlerim kararana, bedenim hafifleyene kadar.
‘Hoş geldin’ diyordu bir ses sessizlik içinden, nefret ile işlenen kalın kollarını bana doğru uzatarak. Öfkeyle dokunan kalbinin atışlarını duyuyordum. Adım atmakta tereddüt ediyor, geriye çekiliyordum. Biliyordum, düşersem bir kez kucağına kalkamazdım ki bir daha geriye. Güçsüzüm. Canım acıyor seslerin melodisinde. Renklere de dargınım. Delik deşik  kanatları heyecanımın. Yangının ortasında, ateşlerin arasındayım.  Kendimden uzaklaşıp dikizliyorum kendimi köşe başından. Nefretin kaynayan kucağındayım.
Yağan yağmurun altında eriyorum. Eziliyorum,  günah tohumlarımın döktüğü sonbahar yapraklarında. Toprak çekiyor derinden derine içine. Düştüğüm kuyu çamura bulanıyor. Karanlık, kapkaranlık soğuk taşların gövdesinde. Küf kokusu sızlatıyor burun direğimi.  Çocukken oynamaya heves ettiğim, her fırsatta yoğurduğum balçık kekinin çiğ haliydi paçalarıma bulaşan. Ağaçtan düşen başıboş yapraktım işte,  rüzgarın çamura dolaması da oradan oraya savurması da, üstümü kirletmesi de umurumda değildi artık.
Kollarımın arasında dolanan yabancı ile korkum sevincimi uğurluyordu son koridordan. Siyah doluyor bak her soluğum da içime. Önce bedenime dokunuyor sonra yıkık ruhuma işleniyor nakış nakış. Kalbime dokunuyor karanlık. Soğuyor bak avuç içlerim. Hislerime sarılı dikenli tellerin, tenime işleyişine kulak kesiliyorum. Çevrem boş ve ışıksız.
Kuyunun başından kulaklarıma dolan kalp atışları ,yavaşça kendi melankolisinde dansa tutuşuyor. Biraz ötemde beliriyor kanadı kırık  bir serçe yavrusu. Canının acısına cılız cılız sesleniyor ardım sıra. Şaşkınlık sarıyor önce adımlarımı. Dudak aralıyorum sessizce. Eğilip avuç içlerime alıyorum,  ürküyor biraz soğukluğumdan. Kalbi hızlıca atıyor parmak uçlarıma. Sıcacık bedeniyle ısıtıyor soğuk  avuçlarımı. İçime dökülüyor merhamet ılık ılık.
Karanlık kuyuda, ışıyan küçük aydınlığa dikiyor göz bebeklerini. Konuşmadan, yalvarırcasına sesleniyor damla damla üzerime dökülen ışığa. ‘Sevmek istedim, sadece sevmek istedim’ dedi kalbimin kırık parçaları. Küçük bir süzme beliriyor kuyunun ortalarından, git gide büyüyor karanlığın ortasında. Beyaza çalıyor etrafı. İçime çektiğim bir nefesle daha hayattayım. Gözlerime dolduruyorum gün ışığını, alabildiği kadar da gökyüzü. Birkaç adım sonra kendimdeyim.
Susuyorum  çünkü sözcüklerim kayıp. Susuyorum çünkü sevdam eksik. Susuyorum çünkü kanatlarım kırık. Kelebekler de ağlarmış küçücük ömürlerinde. Ateşe koşarken yanar ya kanatlarının köşeleri. Gözlerinden dökülürmüş  bir damla göz yaşı. Eğer bir kelebeğin gözyaşı değerse gözlerinin kenarına, ruhunun kırık kanatlarını tamir edermiş,  minik kelebeğin kocaman  acısı…

Paylaş
Önceki İçerikBabaannemin Topuk Çatlağında
Sonraki İçerikYÜRÜYÜŞ