CANBOLAT:

Herkes biliyor… Herkes her şeyi, anında öğreniyor.
Olaya bak! Güvercinlerden nerelere gelmişiz…
“İletişim” demişler, çağımızın adına.
Bir de şu varmış zamanında: “Çık aradan, Ankara!”

Peki, şimdi öyle mi?

İlk insanları düşün, hatta ilk canlıları…
Hepsinin bir iletişim biçimi olmalıydı.
Yoksa sürer miydi nesilden nesile bu öykü?
Kendiyle tanışır insan, doğayla tanışır! Büyür, gelişir; birbiriyle yarışır…
Budur iletişim dostum, ötesi değildir.
İletişim, sürdürülebilir hayatın, sürme nedenidir…

SERDİNÇ:

Bu konu yani iletişim, nerede konuşulursa konuşulsun ben öncelikle bireyin kendisi ile iletişimine değinmişimdir.
Ama bu kez çok fazla değinmeyeceğim. senin dediğin gibi yapalım; iki insan düşünelim.

Mezarın içinde ki ile üzerinde ki insan olsun bunlar. İletişimden bahsedeceksek, nefes alanla almayanı konuşmalıyız, düşünenle düşünmeyeni, görenle görmeyeni… Çok fazla uzayabilir bu ikilem. İkilemleri konuşurken de tabii ki çağımıza geleceğiz, iletişim çağına.

Bu çağın iletişim çağı olarak adlandırılmasının en büyük nedenlerinden biri korkudur. İletişiminden de korkuyoruz. İlk canlılardan emin değilim ama ilk insanları düşünelim diyorsan. İlk insanların, ( bazı konularda ) bugünkü insanlarla arasında pek bir fark yok. Onlar neyden korkmuşlarsa ona tapmışlar; ateşten korkan ateşe, sudan korkan suya tapmış. Bizde bugün iletişimden korkuyoruz.

Soru şu; tapıyor muyuz?

CANBOLAT:

“İlk insanlar neyden korkmuşsa ona tapmışlar.” Diyorsun, şimdiki insanlara benzeterek… Evet, tapmışlar korktuklarından ve korkmuşlar taptıklarından. Fakat nedir bu korkuyla karışık tapınmanın kaynağı diye düşününce şunu anlıyorum: Bilmemek.

Evet, insan en çok bilinmeyenden korkup ona kutsal bir tanımlama getirmiş olmalı. Vahşi hayvanların, hastalıkların, düşmanlarının veya doğal afetlerin hepsinden korkabilirsin; ama onlara tapmazsın. Çünkü sana verebileceği tüm zararları bilirsin. Ancak hiç görmediklerinin, yani gücünü kestiremediklerinin bilinmezliği; az önce saydıklarımdan daha fazla ürkütür seni. Bu nedenle korkulur karanlıktan, çünkü nereden ne çıkacağını bilmezsin.

Sorduğun soruya gelince: İnsanlık değil ama bazı insanlar, bazı insanlarla kurdukları iletişime taparlar. Dini bir simge olmasa da tapınmak derecesinde bağlılık, körlemesine bir sevgidir bu. Ancak bizi de kapsayan büyük resmi ele alacak olursak; yaşayan nesil olarak biz, “iletişim” ile tüm insanlık tarihinden daha fazla yüz göz olmuşuz. Bizi korkutsa bile ona tapınmıyoruz; bu, onunla aramızdaki yakınlaşmadan kaynaklanıyor olmalı.
Peki, sence… İnsan en çok neyden korkmalı?

SERDİNÇ:

Büyük icatların çoğu meraktan ya da ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır.
‘’ Yaşayan yeni nesil olarak biz, İletişim ile tüm insanlık tarihiden daha fazla yüz göz olmuşuz.’’ Çünkü iletişim içerisinde hem merak hem de ihtiyaç barındıran bir kavramdır. İletişim, ilk insanın oluşmasıyla başlamıştır, yani biz bulmamışız ama geliştiren biziz.

‘’Bazı insanlar bazı insanlarla kurdukları iletişime taparlar.’’
Buda çok doğru bir tespit. Erdal öz Hapiste iken eşi bir mektup yazar ona. ‘’ seni kızımdan da çok seviyorum. Çünkü ona duyduğum sevdi doğal ( doğanın kanunu) Sen ise kazandığımsın.’’ Diyerek sonlandırır mektubunu. Erdal Öz’ün eşi bir iletişim aracını; yani mektubu kullanarak doğanın kanununa karşı bir sevgiden, bir nevi tapınmadan bahsediyor. Sorduğun soruya cevabı bu mektup örneği üzerinden verebilirim. İnsan, korkmamalı ama illa korkacağım diyorsa: Doğanın kanunu (aileyi, çocuğu), somut veya soyut nesneleri, aklına gelebilecek her şeyi veya sadece birini kaybetmekten korkmalı. En çok kaybetmekten korkmalı.

CANBOLAT:

Ama teslim olmamalı bu korkuya…
Çünkü ölüm, o da bir doğa kanunu. Bu somut gerçeğe rağmen, değer verdiklerinin kaybı sarsar insanı… Yaşadıkça kaybedeceğiz, arada bir kazandıklarımız da olur belki.
Ne diyebiliriz ki, sert bir tutum sergilemiş, kanun koyucu.
İşte, birinci sınıf diktatörün Shakespeare’i kıskandıracak dramatik oyunu…
Sözümüz yok tabii, kendi dünyası… Yazsın, çizsin ve sergilesin üzerimizde mazoşist piyesini!
Ne kadar isterse, o kadar oynasın…

Fakat kendi adıma konuşmak gerekirse, konu kendi finalime geldiğinde o kadar da ürkütmüyor bu senaryo beni. Çünkü değiştiremediklerimden korkmamayı öğretti bana zaman… Perdeler kapanmadan hemen önce, yani sahne kararınca; oynadığım karakterin hakkını vererek ayrılmak sahneden… Kim bilir, belki de huzurludur.

SERDİNÇ:

Sadece ölüm korkusundan bahsetmiyorum. Asıl korku, değer verilen soyut veya somut herhangi bir şeyin kaybedilme korkusu olmalıdır. Aksi ise bilinçli korkulardır. İletişimden korkmamalıyız mesela. Aydınlardan, özgürlükten hatta kitaplardan ve ağaçlardan da korkmamalıyız.

CANBOLAT:

Korkmanın aksine; aydınlardan korkanlara kitaplarla, özgürlükten korkanlara özgür zihinlerle ve ağaçlardan korkanlara ormanlarla karşılık vermeliyiz.
İletişim… İletişimden de korkmamalıyız ama iletişimin insanlığa yönelik bir silah olarak kullanılmasına karşı büyük savaşımlar vermeliyiz…

SERDİNÇ:

Çok güzel söyledin… ‘’ özgür zihinlerle karşılık vermeliyiz.’’ Sence de; Zihinlerin özgürce düşünebilmesi için iletişime ihtiyacı yok mu?
Bir kişiyi, o kişinin özelliklerini hatta o kişiyle yaşadıklarımızı düşündüğümüz de, bir nevi iletişim gerçekleştirmiş olmuyor muyuz?

CANBOLAT:

Elbette öyle… Az önce de belirttiğim gibi: “İletişim, sürdürülebilir hayatın, sürme nedenidir.” Bizler muhtacız ona, çünkü bizler birbirimize muhtacız; her ne kadar yalnızlığa hayran olsak da, insan muhtaçtır insana…

SERDİNÇ:

Düşünmek… İletişimin çok ince bir detayıdır. Düşünceleri uğruna ölen, işkence gören veya zenginleşen insanların hemen hemen hepsi; çıktıkları yola bir başkasını severek, özenerek veya hayran olarak çıkmışlardır. Yani, İdeolojileri geliştiren düşüncelerdir, düşünceleri geliştiren ise iletişim.

Mezarın içinde ki ile üzerinde ki insan arasında bulunan en temel ayrım, artık iletişim içerisinde olmamalarıdır. Bu iletişim bağını engelleyen ise asla toprak değildir.

Tabii ki herkes her şeyi bilemez. Mesela; Misinaya iğne bağlamayı veya yüzmeyi kişi bilemeyebilir. Bunları bilme zorunluluğu da yoktur zaten. İğne bağlamak veya yüzmek zorunda değildir insan ama mezarın içinde ki olana kadar düşünmeyi bilmek zorundadır, doğru düşünmeyi ise çok iyi bilmek zorundadır.

CANBOLAT:

Kimileri de bir başkasına bırakır, “doğru düşünmek” işini… Yetinir, kendi cüzi düşünceleriyle. İşte, orada bir kez daha devreye girer iletişim; düşünür birileri, birilerinin yerine…

Mezarın içindekini anlayamayız, mezara girene dek; kim bilir, belki girsek de anlayamayız. Ancak bizim, yani mezarın üzerindekilerin, mezarın içindekilerle somut bir iletişim bağımız kalmasa da, gizemli bir bağ kurulur aramızda; rüyalarda…

İletişim, rüyalarda kabuk değiştirip tekrar çıkar karşımıza; çok farklı bir kılıkta…

SERDİNÇ:

Rüyaları seviyor musun? Ya da rüya görememeyi ister miydin?

CANBOLAT:

Bazı rüyalarımı, bazı gerçeklerime tercih edecek kadar seviyorum. Benim için, rüya görmemek ömür boyu kâbus görmektir. Ya sen, rüyasız bir yaşam düşünebilir miydin?

SERDİNÇ:

Çoğu zaman düşünüyorum. Kötü bir rüyadan uyanınca bütün günüm kötü ve sıkıcı geçiyor. İyi bir rüya gördüğümde ise neden gerçek değildi diye üzülüyorum. Rüyalarda iletişim kurmakta çok yorucu, bir de rüyama giren kişiyi tanımıyorsam, işin içinden bütün gün çıkamıyorum.

CANBOLAT:

Tıpkı hayatın sıkıştırılmış hali gibi, birkaç saniyeye sığan maceralar silsilesi…

Anlatma rüyanı, uğursuzluk getirir; derler büyükler. Çocuk yaşında bunca kötülükten rüyaları sorumlu tutarsın. Büyürsün, düşünürsün; iletişim’e sarılırsın. Sonra daha iyi kavrarsın; yaratıcısını arayan insan, günahına da ortak arar…

Hayır, sen kusursuzsun; ama bir uğursuzluk var (!)

SERDİNÇ:

‘’ Büyürsün, düşünürsün; iletişim’e sarılırsın.’’ Bir nevi ihtiyacını keşfedersin. Her geçen gün daha fazla İletişim ihtiyacı.

Eski tarihlerde insanlar yazdıkları kitaptan, haberden veya makaleden dolayı tutuklanırlarmış, günümüzde ise tutuklanan insanlar ( suçlu, suçsuz ) tutuklandıktan sonra kitap yazar oldular. Çünkü o insanlar, her geçen gün, kitlelerle iletişim kurmaya, dertlerini anlatmaya daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.

Evet, herkes kusursuz; ama olanların sorumlusu o.