TİNA MODOTTİ

Ben bir devrimciyim. Kulağa ne kadar da korkunç, nankör ve boş gelen bir cümle değil mi? Ya da tam tersi; cesaret verici, sadık veya kulağa dop dolu gelen bir cümle. Ben bir devrimciyim.

Devrim: sadece, ülkenin siyasi, askeri veya bilinç ( buna din de diyebilirim ) yönetimine karşı yapılan bir kavram değildir. Devrim farklı bir açıdan: Seyhan nehrine karşı çay içmek, düşünmek veya karar vermektir…

Zamanımızın büyük bir kısmını korkmaya harcıyoruz. Sevmekten, gitmekten, ölmekten, dinden, kediden, köpekten milyarlarca şeyden korkuyoruz… Oysa devrim cesaret işidir! Korkuları bir kenara bırakarak, dünya nüfusunun yarısından biraz fazlasını hiçe sayıp, çalıştığı ipek fabrikasına isyan eden bir kadının işidir. Devrim; Tina Modotti‘ nin işidir.

Tina; küçük bir kasabada doğmuş ve babasının düşüncelerinden etkilenerek devrim görüşlü bir kadın olmuştur. Çok hoş bir cümle değil mi? ( Devrim görüşlü bir kadın ) Buraya kadar her şey oldukça klasik, benim ilgimi çeken de Tina’nın klasik yanı zaten.
Çok yönlü bir kadın olması, âşık olması, operaya ilgi duyması veya tiyatroda başarılı olması umurumda değil… Tina’nın büyük ( ünlü ) bir fotoğraf sanatçısı olması beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Komünist partisine üye olması veya ölüm cezasına çarptırılması… Bir sürü olay var hayatında ama benim hayranlığım sadece bu kadının cesaretine, bir kadın olarak yaptıklarına, klasikliğine ve oldukça basit bir şekilde kalp krizi geçirerek ölmesine… Şu an neden Tina’yı anlatıyorum, ona Tina deme cesaretini nereden alıyorum?

Onu ne zaman, nerede veya kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum… Dün gece ya da bu sabah, uykuya son daldığımda yani rüyamda; beraberdik, el ele, aynı bayrağı taşıyorduk, sıcak ve yakındık ama bir çift sevgili gibi değil. Devrim görüşlü bir kadın ile beraber dilsiz bir adam gibi. İki beden, iki farklı cinsiyette birleşmiş tek düşünce veya tek insan gibiydik. Diyalog yoktu rüyamda, sadece yanımda ki kadının o olduğunu biliyordum veya o olmasını istiyordum.

Uyanmaktan korkmuyorum.

Tina’nın yanında susuyordum çünkü ben rüyalarım da sürekli dilsiz rolü yapıyordum, dilsiz bir devrimci. Konuşabilen ama konuşmayan, Sorulan sorunun cevabını, hatta sorulacak soruyu önceden bilen ama susan bir devrimci. Yalan oluşturmak için yan yana getirilmiş harfleri, kelimeleri, cümleleri… Okuyup susan bir dilsiz. Peki, susmak devrimciliğin neresinde? Bangır bangır müziklerin, borazan gibi kornaların ve birer işkence aleti olan iş makinelerinin çağında, susmak devrimin tam ortasındadır.

Aksine, uyumaktan korkuyorum…

Uyku; acıların ortasına serbest dalış gibi geliyor bana. Uyku da düşündüklerimi, rüyalarımda gördüklerimi, hissettiklerimi gerçek hayatta yaşamıyorum. Gerçek hayatta bu kadar acı yok. Rüyalarım günümüz kadar komik değil. Gerçek hayatta Tina yok, konuşmadan sadece bayrak tutan, diyalogsuz anlaşan iki insan da yok (varsa da ben bilmiyorum) rüyalarda anlaşmak bile zor. O kadar büyük bir ayrım var ki rüya ile gerçek arasında, işte tam olarak o ayrımda düşüncelere dalıyorum; doğuştan kör olan, daha önce hiç görmemiş bir insanı düşünüyorum. Rüya görebiliyorsa eğer ( sanmıyorum ) rüyasında dilsiz bir adamı yani beni gördüğünü düşünüyorum. Hiç görmemiş bir adamın rüyasında dilsiz bir devrimci! Sadece kör bir insanın rüyasında konuşabilirim; Görmeyen gözlerine bakarak.