UZUN BİR AŞK HİKAYESİ

UZUN BİR AŞK HİKAYESİ
Yorganı üstüme örtünce kıçımdaki pirelerin dağılmadığı kesindi. Üstümdeki ölü toprağı da savuramıyordum. Ne lanet şeydi miskinlik. Yirmili yaşlar da alkol isteği. Kadın kokusu çekmek ne özlemdi. Çift ranzanın alt katında yatmak berbat bir şeydi. Öyle evet. Berbat kelimesi, yanın da barut gibi kalıcı bir kaç çığlık gibi duruyor. Geceleri rüyalarımı antibiyotikle süslemiyorum artık. İki hafta önce yatağa düşüp sağlık sigortam olmadığı için muayeneye gitmedim. Akıllı adamım değil mi? Beklenmedik şeyleri düşünme konusun da gelene geçene öğüt verip, başıma geldiği zaman bom bok olan tiplerdenim. Sağ el orta parmağım da tendon kesiği var. Tam anlamıyla yumruk yapamıyorum. Zaten uzun zamandır da kavga etmiyorum kimseyle. İşten kovulduktan sonra evde oturup sokağın hayalini kuruyorum. Harikulade kalçaların hayalini kuruyorum. Birinin beni evden dışarıya itmesini bekliyorum. Ne buhranlı kelimedir sokak. Doğrulup hikaye yazmaktansa, yazarların hikayelerine bakıp onların hayatlarına özeniyorum. Ellerim, kalbim, aklım ve bacaklarım uyuşuyor. Korkunç derece de yaratıcılığım tükeniyor.
Bu sabah her zamanki gibi uyanıp, sağlıkocağına gittim. Yakındı. Yedi göllerin karşısın da Betontaş Lisesi’nin hemen yanındaydı. Aram da bir köprü vardı. Nefes alışlarım ve sıtma nöbetlerime dayanamıyordum artık. Annemin sıcak pekmez tedavileri biraz iyi geliyordu ama iyileştirmiyordu. Uyuşturucu etkisi gibiydi. Alışınca biraz daha istiyordum. Zaten bir kaç güne hiç etkisi olmuyordu. Ev tadilattaydı. Ev sahibi sonun da dökülen dolapların ve kırık mermerlerin merhametine cevap vermişti. Toz, toprak biraz daha nefesimi darltıyordu. Hiç bir şey yemeden evden çıktım. Annem de komşuya iniyordu. Anahtarımı aldım. Kapıya çıkıp bir sigara yaktım ama ilk nefeste boğulup öksürdüm. İkinci denememde kusuyordum. Sanki ciğerlerim de tozdan bir hıdırellez havası vardı. Duman doluydu. Sıkıyordu. Köprüye gelmiştim. Kırık dökük tahtaların çıkardığı sese sinir oluyordum. Karşıdan fotoğraf çekerek gelen çocuk arabalı çifte de sinir oluyordum. Sessiz olmaya dikkat ediyordum. Solgun ve kanserli suratımla onlara veba saçmaya geliyor hissi vermek istemiyordum. Zaten kavga edecek ya da laf dalaşına girecek halim yoktu. Eski deri ceketinden bir sigara çıkardı adam ben gelirken, çocuk arabasını o sürüyordu. Kapalı ufak boylu eşi durmadan o yeşilim boş ağaçların fotoğrafını çekiyor ve kikir kikir gülüyordu. Yaklaşıyordum. Adamın kaşlarına tükürmek geldi içimden. Kavga hissi arttı. Koşup son mecalimle kaşlarına tükürmek istedim. Kırık tahtalar bitmiş ses artık ayağın oduna vuran haline girmişti. Rahatlamıştım. Tükürmeyecektim. ”Günaydın” dedim. Sigarasını kömürcülerin derin içişi gibi çekiyordu. Ellerinin ortasındaydı sigara, parmaklarının arasında değil. Bu, yerin ırzına geçen kadın nasıl veriyordu buna. ”Günaydın” dediler. Sonra ağzımın kenarındaki ince gülümsemeyle: hoşçakalın, inşallah çocuğunuz köprüden düşer gülüşü attım.
Sağlıkocağının kapısı mavi ve bir devin açabileceği kadar ağırdı. İttirene kadar fıtıktan da muayene olmanız gerekiyordu. İttirdim. Merdivenleri çıkıp sola döndüm. Aile hekimleri sol taraftaydı. Benim aile hekimim ayrıydı. Annem zamanın da İpek hanımın daha yardımcı olduğuna inanarak ona taşımıştı bütün aileyi. Ben Antalya’da hotel de çalıştığım zaman da olmuştu. Ona kayıt ettirememişti beni. En baştaki yaşlı adama gidiyordum. Orhan İpekoğlu’na. Duvara çivilenmiş fiş kutusunda adını aradım. O an unutmuştum. Gidip baktım. Sonra fiş aldım. 11 numara. Bom boştu koridor, sadece bebeğine aşı yapmak için gelen iki hatun vardı. Genç ve güzellerdi. O çocuklardan birini ona benim vermem gerektiğini düşünüyordum. Kızıl-sarı saçlının çocuğu bana ait olmalıydı, o telaşlı telaşlı çocuğunu susturan kadın da benim çocuğumu taşımalıydı. Ondan çocuk yapmak benim için bir onur olurdu. Bir dakika sonra adının yazdığı tabelanın yanındaki sayı değişti. 11. İçeriye girdim. Kimliğimle fişi masasına koydum. Karşısına geçtim. Öksürmeye başladım. Yalan söyleyecekmiş gibi, konuşmadan öksürmek komik geliyordu bana. En son üç yıl önce geldiğim de şişko bir kadın vardı yan masasında. Şimdi sivri burunlu, kıvırcık saçlı, kaçık bir kadın var. Bana bakarken yakaladım, kafasını köpek gibi yana devirip kaşlarını çattı. Doktor yaşlanmıştı. Gri sakallarını hatırlıyordum. Şimdi baya beyaz vardı.
”Neyin var?”
”Hastayım. Öksürüyorum ama ara gaz gibi. Sıtma tutuyor durmadan. Sabahları başım ağrıyor.”
”Miğde bulantısı var mı? İshal?”
”Yok”
”Dön bakalım sırtını…derin derin nefes al bakalım… biraz daha derin al… tamamdır.”
”Çalışıyor musun?”
”Maalesef. Geçenler de kovuldum.”
”İyi olmuş, bir kaç gün ev de dinlen diyecektim. Buronşit olmuşsun.”
”Başımız sağolsun.”
”Sigara içiyorsan azalt, bırak denilince bırakılmıyor o yüzden azalt dedim. Ama elinden geliyorsa bırak.” Kafamı maalesef anlamın da salladım. Toparlandım. Kağıda şifreli birşeyler yazdı. Aldım.
”Antibiyotik yazdım. Burun spreyi var. Şurup ve ağrı kesici de yazdım. Geçmiş olsun.”
”Teşekkür ederim.” İşi bıraktım demekten ne anlıyor. Muayene ücreti ve dünya kadar ilaç verdi. Biraz insaflı davranıp burun spreyinin gereksiz olduğunu söylese ya. Ben de salağım. İlaçlar ve muayene ücretiyle birlikte, 41lira verdim. İçim acıyordu zaten. Kullanmaya başlar başlamaz rüyalarım değişmişti. Antibiyotik alınca rüyalarım korkunç oluyordu. Anlamsız ve derin uykular çekiyordum. İki gün kullanıp attım kenara. Sigara içmeye devam ediyordum. Camel Soft’u bırakıp, yerine Caml White içmeye başladım. Kendimi nedenini bilmediğim ya da hatırlamak istemediğim bir nedenden öldürmek istiyordum. Kulağa on yedi yaş cümlesi gibi gelebilir ama büyüyememek gibi bir sorunum da vardı. Tembellik ve sapıklık gibi ciddi ruh hastalıklarına da sahibim. Alkol ve sigara ve yazı yazmak gibi entel alışkanlıklarım da vardı. İlaçları aldıktan sonra eve geldim. Kimisi günde üç defa, kimisi iki defaydı. O votka tadı veren şurubu içitim, antibiyotiği kullanmadım. Ağrı kesici ve burun spreyini kullandım. Evdeki tadilat bitmişti. Koridor ve balkona mermer döşenmişti. Mutfak ile balkon bir birine bağlanmıştı. Eskiden açıktı balkon şimdi kapalı. O eski paslanmış demirliklere dayanıp şehrin bir kısmına kuş bakışı bakmayı özleyecektim. Üstüne oturup tavana asılı çamaşır demirine tutunup kendimi ikinci kattan atma hayallerini özlüyordum şimdiden. Kış gelmişti. Karıncalar ne yapardı yaz geldiğinde? İstediği gibi girip çıkan bok böcekleri? Arılar? Cır cır böcekleri? Ev sahibimiz bir doğa katili ve benim alışkanlıklarımı artık kendi dizayn ediyordu. Kira konusunda bir artış yapmamıştı. Aferin. Kapalı balkonumuz komple camdı. Perde takmamıştık daha, bu yüzden yoldan geçen biri mozaik alt kısımlarına takılmadan oturduğum yerden belden yukarımı görebiliyordu. Komşular direk görüyordu içeriyi. Pencereyi aralayıp bir sigara yaktım. Annem geldi. Yaşlı ve şişman bedeniyle pamuk gibi basıyordu yere. Alışkın değildi bu kadar güzel basmaya. Gülüyordu. Sonra bana bakıp somurttu. İlaç poşetini eline alıp ilaçlara bakmaya başladı.
”Ne dedi doktor?”
”Buronşit olmuşum.”
”İyi bok yemişsin. Sana dedim gece çıkma dışarıya. O kaldırımlara oturuyorsun mal mal. Götün dışarıda. İyi olmuş.”
”Gören de orospu sanacak beni. Ne kaldırımı be kadın. Kafeye oturuyoruz. Yani sandalyeye.”
”Bu burun sıpreyi var bizde, almasaydın keşke.”
”Vallaha içimden geçti de sonra dedim belki işe yarıyordur.” Dolabın üstünden sigarasını aldı. Karşıma geçip güldü. Öğlen olmuştu. Sigara yaktığında sela veriliyordu.
”Git bir camiiye. Git biraz Allah’a dua et.”
”Seni mi kıracağım be. Şu bitsin giderim.”
”Git. Tövbe et biraz. Allah’ım de, beni de, bütün kötülüklerden koru, şeytanın uyduruklarından beni koru. Bana bir iş ver.”
”Allah zaten işkur. Dua edip iş buluyoruz.” Güldük. Vicdani bir tebessüm vardı. Kötü olmadığımı biliyordu. Evde oturmayı sevmediğimi, içimdeki yaratıcının ne olduğunu biliyordu. Sigarayı söndürüp abdest aldım. Uzun zaman olmuştu camiiye gitmeyeli. Allah ile konuşacaklarımız vardı. Her zaman konuşuyorduk onunla, her yerdeydi. Camii köprünün aşağı kısmın da yedi göllerinin sonunda, ilk göletin üstündeydi. Bizim evden yokuş aşağı inip biraz yürümen yetiyordu. Çocukken gördüğüm tüm yaşlılar oradaydı. Nasıl da ölmüyorlardı. Cuma günüydü ne de olsa. Herkes orada oluyordu. Eski ayakkabılarımı çıkarıp üst kata çıktım. İki katlı ve büyüktü camii. Geniş ve yeni alınmış süpürge kokusu vardı. Pek dolu değildi. Bizim asıl imam siyasal olayların kurabı olmuştu. Hapisteydi. İmamı kodesi boylayan bir ülkenin İlah’ına ne dua edilebilirdi ki? İkinci katın demirliklerine yakın tanıdık bir kaç ihtiyar vardı. Tespih çekiyorlardı. Sohbet etmek istemediğim için giriş tarafta, arka da durdum. Daha başlamıyorlardı. Durup tövbe mi etsem diye düşündüm. Camiinin yanın da ilkokul vardı. Öğretmenin biri bir sınıf dolusu çocuk getirip sol tarafa dizdi. Çocukların kimisi gülüp bir birleriyle şakalaşıyordu, kimisi öğretmenin sağını solunu dolduruyordu. Zıpır olanlar tespih çalmakla ilgileniyordu. Güldüm. İlah’ın evi sıcak ve tuhaf kokuyordu. Zevkleri değişmiyordu. İki rekat bilmem ne namazı kıldım. Hatırlamıyordum. Duaları unutmuştum. Hepsinde Fatiha’yı okuyordum. Okuduktan sonra gülüyordum. Beni deli sanmalarını çok isterdim. Buraya tövbe etmeye geldiğimi sanmalarını çok isterdim. Eğilirken parmak sallayabilirdim onlara. İki rekatı kıldım. Sonra safları sıkılaştırıp iç içe girmeye başladık. Samimiyet istemezdi. En arkada tek başıma durmayı istiyordum. Yanıma gelenleri öne, ihtiyarların arasına lütfediyordum. Sonunda yalnız kaldım. Sonra imamın muhteşem konuşmasını dinledik. ”Şüpesiz ki Allah iyiliği adaleti, kötü işleri, fenalığı, azgınlığı yasaklar. Akrabaya saygıyı, komşuya sevgiyi aşılar. O siz düşünüp taşınasınız diye size akıl verir.” Ezberimdeydi bu kısım. Seviyordum bu ironiyi. Devlete konuşup oy istedi, sonra cumhurbaşkanı ve başbakana dua ettik. Canları cehennemeydi. İki rekat farzı kılıp tespihlere geçtik. Çoğu gitmişti. Arkada durup ellerimi açıp dua pozisyonu aldım. ”Rabbim. Nasılsın? Bu aralar hastayım biliyorsun. Şu sıkışık dönemde bana yardım et. Yeni tanışmış bir dost gibi, aşık olacağım kadının aniden karşıma çıkması gibi yardım et bana. Geçen gün bir rüya gördüm. Yaşlaşık yüz katı vardı apartmanın, hem dışarıdan görebiliyordum hem içeriden, ama tek penceresi vardı benim apartmanın. Sadece benim bulunduğum evde vardı. Sonra apartman yükseldikçe yükseldi. Korkuyordum. Düşmekten korkuyordum. Gök çok güzeldi ama korkuyordum. Sonra kafamı içeriye soktuğumda zindana döndü içerisi, boş ve griydi. Bir bebeği zincire vurmuşlardı. Gidip ona dokununca ağlamaya başladı. Uzaklaşıp pencereye dönünce pencere de yok oldu. Elime kağıt kalem alıp telaşlı telaşlı bir şeyler yazdım. Kalem çok hafifti. Yazdıkça çocuk büyüyordu. Aldırmadım. Çok fazla ses gelmeye başlayınca çığlıklar arttı birden. Kağıtlar ellerimde çoğalıyordu. Ne yazdığımı bilmiyorum ama bir cümleyi çok sesli söyledim. Pencere açıldı. Allah’ım o cümleyi hatırlamıyorum. Ama pencere büyüdü, büyüdü, kapı kadar oldu. Çocuk benim kadar oldu. Zincirleri hala elindeydi. Çıkmadım zindandan. Sonra uyandım. Allah’ım bu ne anlama geliyor? İnsanlar artık hikayelerimden sıkıldı. Bana yaratıcı bir şeyler söyle. Amin”
Haftasonu kederli geçti. Uykusuzluk gelip gidiyordu durmadan. İlaçları kullanmıyordum. Uykum düzelmişti ama o rüyayı görmek için bir kaç ay daha yatabilirdim. Hikaye yazdığım internet dergisi boka sarıyordu. Kimse kimseyle alakalı değildi. Herkesin günleri vardı. Toplam yedi kişiydik. Farklı illerden. Ben pazartesi ya da salı atıyordum. İlk zamanlar önemliydi bu ama şimdi kimse siklemiyordu. Isparta’dan hoş bir kızla konuşuyordum. O da hikayeler yazıyordu. Aynı zaman da güzellik merkezinde çalışıyordu. Bizim gibi it kopuk ve kaşar sayılabilecek insanları nereden bulmuşlardı bilmiyordum. Seviyordum hikayelerini. Komik ve kadın kokuyordu. Benim de müstehçen hikayelerim vardı. Bana doğal geliyordu. Bir kere bile görememiştim onu. Fırsatım varken bütün parayı Ziya’yla yemiş kaç hafta sarhoş dolaşmıştım. Filiz’in bu dönemler yararı çok fazla oluyordu. Yaratıcı olduğumu ve salak gibi sokakta am peşinde koşarak herşeyi kaçırdığımı söylüyordu. Hatta kimi zaman tiyatroya dönmemi istiyordu. Ona komik geliyordum. Filiz tiyatro oyunları da yazıyordu, politik ve ahlaksız iki oyunu vardı. Üniversiteyi bırakmıştı. Normal de moda tasarım okuyordu ama sevmediği için gidip ilk bulduğu işe girmişti. Akıllıydı benim için. Yanımda durmasını isterdim. Sevişmek isterdim. Onunla sarhoş olup kadınların güzellik merkezindeki durumlarını anlatan hikayelerini dinleyip uyumayı isterdim. Arıyordu beni. Bazen çıplak fotoğraflar yolluyordu. Kukusunu konuşturan videolar gönderiyordu bana. Gülüp boşalıyordum. Ona daktilodan çıkmış bir mektup bile yollamıştım. Pazar gece aradı. Balkonda not defterime Beyaz Zenciler kitabının notlarını alıyordum. Açtım.
”Ee hadi garajdayım ben gelmiyor musun?”
”Etrafıma bakınıyorum şuan ama kimse yok. Neredesin?”
”Pamukkaleyi gördün mü?”
”Evet.”
”Onun arkasında çocuğun biriyle oynaşıyorum bak.”
”Tamam tamam gördüm. İyi ben geri dönüyorum o zaman. Buraya kadar erkek arkadaşını görmeye gelmiştim zaten.”
”Dur ayrılıp geliyorum. Tamamdır yol verdim.” Gülüyorduk. Karşımdaymış gibiydi. Aynı masadaydık. Karşılıklı oturup kafalarımızı pencereden uzatıyor, bir birimizle konuşuyorduk. Havası böyleydi.
”Nasıl oldun?”
”İyi. Güzel. Sen?”
”Güzel. Haberlerim de var. Dur soyunayım, bir dakika. Konuşurken sıcak basıyor hep.”
”Otobüste de oluyor mu bu?”
”Evet.”
”O zaman ne yapıyon?”
”Kaptan müsait bir yerde deyip iniyorum.”
”Komik. Ne imiş haberin?”
”Bizimkiler bu hafta İstanbul’a gidiyor. Kafadan iki haftaları var. Babam yıllık izin için amcamın yanına gitti. Evde tekim. Gel.”
”Güzel teklif ama kuruş param yok.”
”Ben karşılıyorum diyorum. Gel diyorum.” Düşündüm. Şaka olmayabilirdi.
”Dur üstümü çıkartmam lazım, sıcak bastı.”
”Ben teklifimi yaptım.”
”Ararım seni.”
”Arayacaksın tabii. Başka işin mi var?”
”Sen iyicene benim gibi konuşmaya başladın.”
”Kapattım.” kapattı. Güzel teklifti, cennete tek kişilik uçak bileti gibiydi. Gitmem iyi gelebilirdi bana. Ya da hava değişimden daha da kötü olabilirdim. Geri aradım.
”Filiz orada hava ne durumda?”
”Soğuk. O hep yazdığın deri ceketin seni burada kurtarmaz.” Kapattı. Ertesi gün erkenden dışarıya çıktım. Ziya’nın yanına uğradım. Dondurma şirketinde çalışıyordu. Denizliye dolapları toplamaya giderken yakaladım. Borç para istedim. İçerideydi Ziya, farkındaydım ama bizimkilerden istersem kötü kapışırdık.
”Ne kadar lazım?”
”300 falan.”
”Belanı sikeyim ve şansını sikeyim.”
”Neden?”
”Eksiye tam 300 lira var ve Allah’tan yarın maaş yatacak. Dışarı çıkarken çağırma beni bu ay, sikerim belanı.” Sarılıp kafasını koltuk altıma aldım. Eksi hesaptan çekecek zamanı yoktu. Her zaman yemek yedikleri yere gidip karttan 300 lira geçti. Sonra adam nakit olarak verdi. Hızlıcana arabaya binip gitti. Mutluydum. Üzülmüştüm Ziya’ya ama telafi ederdim. Biliyordu. Çocukluktan beri çekiyordu beni alışmıştık artık. Elektronikçiler çarşısına gidip bir kaç yere bakındım. Kartvizit topladım bir kaç dükkandan. Fiyakalı olanını cebime indirip eve gitim. Öğle olmuştu. Annem patates kızartıp sofrayı kurmuştu bile. Hızlı hızlı oturup yedik. Sonra yalanımı usta bir şekilde sergilemeye başladım. Cüzdandan kartviziti çıkarıp önüne attım.
”İş buldum.”
”Hadi hayırlısı. Nereden buldun?”
”Elektronikçiler çarşısında. Ziya’nın tanıdıkları vardı. Gelsin konuşalım dediler. Gittim. Sigorta falan her bok var. Ama hep şehir dışı. Bugün haber verecekler. Meslek lisesinden hocamı tanıyorlarmış biliyor musun?”
”Ee öyle tabii. Aman iş buldun ya, nereye gidersen git.” Namaza geçti. Sofrayı kaldırıp odama gittim. Ufak, kırmızı, askeriyeden çaldığım bir çantam vardı, bir kaç uzun kollu tişört ve iki tane kot koydum. Ne kadar kalacağımı pilanlamıyordum. Üç tane don ve diş fırçamı koydum. Hazırdım. Telefon görüşmesi yaptım kendi kendime. Yüksek sesle konuşuyordum. ”Anladım usta..evet usta Ziya’nın arkadaşı ben.. aynen..tamam ben şimdi hazırlanıp geliyorum..sigorta işini sonra halletsek olur mu? Olur benim için sorun değil..iyi ben çıkıyorum birazdan.” Ne oyuncu be. Kendim bile inanıyordum konuştuğuma. Rol yapmak için sahneye ihtiyacım yoktu. Harika doğaçlamıştım. Çantamı alıp annemin elini öptüm. Sonra çıktım. Sevinmişti. Acele gelen herşeye temkini vardı ama konu ben olunca duygusal oluyordu. Filizi aradım.
”Kaç gibi çıkıyorsun işten?”
”Geliyor musun?”
”Garajdayım binecem şimdi.”
”Tamam. Evdeyim ben. Ben de izine ayrıldım.”
”Öğelden sonra bin. Akşama doğru burada olursun. Garaja gelmeden ara. Bir kaç saat önceden ara. Bir dakika.”
”Ne oldu?”
”Islandım galiba.”
”Güldürme be. Dolmuştayım.” İnleyip, çığlıklar atmaya başlıyordu, kendimi durdumıyordum. Telefonu suratına kapattım. Evka-1 Y.Garaj’a bindim. 40-45 dakika çekiyordu bizim oradan garaj. Öğle çıkışına denk gelmiştim okulun, çok duruyordu dolmuş. Arkaya, cam kenarına oturup hayal kurdum. Tuhaf geliyordu bana. Çok tuhaf. Öyle fazla keşkeler kuruyor ki bir birimize. Böyle inanılmaz şeyler yapacağım aklıma hiç gelmiyordu. Yalan söylüyor olabilirdi, işletiyor olabilirdi, ama umurumda değildi. Güven değil de azmıştım. O da kudurtuyordu beni. Uzun süredir kalbime dokunmuyordum. Acaba dedirtedecek kadar güzel elmacıkları vardı. Şimdi gidip uzun uzun uzanıp sarılmak vaktiydi. Ruhen aynıydık. Ayıp, edep bilmiyorduk. Yaratmaya yönelik bir birliktelik vardı. Efsunlanmıştık. Doğal olan herşeyi bir arada tutabilecek kadar sarhoş oluyordum onunla. Ve sanki yaralı bir askerin ilhataplı kolunu ona götürüyormuş hissi vardı içimdi. Tedavi edecek şeylerin hepsi varmış onda. Bir saat sonra garajdaydım. Saat öğlen ikiydi. Kamil Koç’a gidip bir bilet aldım. Bindiğimde arayıp haber verdim. Erken kalkmıştım uyudum. 4-5 saat sonra uyandım. Gelmiştim. Kapalı bir hava vardı ve her an yağmur yağacak hissi veriyordu. Heyecanlıydım. Geri dönme konusunda kuşkuya kapıldım. Yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Tutma şansım olsa; heyecanımı cündanımın bozuk para yerine koyardım. Ellerim titriyordu. Bir sigara yakıp çantamı bagajdan aldım. Sonra aradım.
”Neredesin? Garajdayım ben?”
”Bende. Şu Pamukkale otobüsü var ya, onun yanında bir çocukla kırıştırıyorum bak.”
”Güldürme beni. 27. perondayım.” Dokunsalar kekelerdim büyük ihtimal. İnsanlar garip geldi bana. Akşam çöküyordu yavaş yavaş. Etrafa bakımıyordum. Yabancı olduğum belli olmasın diye. Telefon çaldı. Sonra arkamdan bir çift el belime sarıldı. Ne olduğunu anlamadan dönmeye çalıştım. Sonra yüz yüze geldik. Boyu benden ufaktı, kafası çeneme geliyordu ve bacakları uzundu. Güldüm. Kızardı. Kaç yaşama yılım olsa bu kadar güzel kaç defa gelebilirdi bana? Siyahtı, baştan aşağı siyahtı. Bende. Konuşamadan bir kaç kere yutkundum. Sonra soğukkanlı olmaya çalışıp sessiz bir gülümseme verdim.
”Gene mi bu ceket?” dedi.
”Tanımazsın diye giydim. Ve o kadar da soğuk değilmiş.” Koluma girdi. Çantamı alıp yürümeye başladık. Nereye gittiğimi bilmiyordum.
”Nerede senin ev?”
”Şurada.”
”Orası tuvalet.”
”Şuan ıslağım. Gidip kurunalım mı?”
”Saçmalama, benimki de kıpır kıpır bence daha temiz bir yer bulalım.” Kolumda hiç yük yoktu, başını yaslıyordu. Saçları da ağır değildi. Ben yürüyordum o peşimden geliyordu. İçimden kükredim. ”Ey otogar! Bu buluşmayı not al. Bunun tarihini de. Şu anın tadını çıkar. Daha kaç buluşma bu pis asfaltını temizler?” Bir taksiye binip yol aldık. Nereye diye sormadan ”Çünür Mahallesine, Meddem hastanesinin oraya” Arkada oturuyorduk. El ele tutuştuk. Paristekiler gibi, İspanya ya da Hindistan’daki tur gezisinde tanışan emekliler gibi. Sırtımda ağrı yoktu, sadece kalbimin bir kaç hareketini özlemiştim. O çok korktuğum insanı beter eden ‘heves hareketleri’ni özlemiştim. Çocukken kaçan topum ya da okulda çaldırdığım bir kaç liram geri gelmişti.
Hastanenin önünde indik. Heyecanım durmuyordu. Evlerinin altında bir telefoncu vardı. Kapısının girişindi pidbul cinsi bir köpek bağlıydı. Korkmuştum. Taksiye parayı verdi. Israr etmedim. Sarı-yeşil boyalı apartmanın bütün balkonları açıktı. Bizim oraların bir beş sene önceki hali gibiydi. Sevinmiştim. İçeriye girip asansöre bindik. Kapattı. Sonra üçe basmadan öpüştük. Çantayı indirmiştim. Cama sırtımı veriyordum. Ufaktı, kucaklayıp döndüm. Yüz yüze bakıyorduk. Öyle hırslı ve yalnız bir öpüşme vardı ki dudaklarımızı rengi kendini koyuveriyordu.
”Küçük lan senin dudakların” dedi.
”Seninkileri daha görmedim.” dedim. Kafamı önüme eğip birleştiğimiz yere baktım. Güldük. Sonra indirdim. Üçe bastı. Çantayı tekrar elime aldığımda sinirlendi.
”Ne bu mülteci gibi çantanı önünde tutuyorsun hep. Rahat ol. Relaks”
”Ondan değil gerizekalı, kurşun asker görev arıyor.”
”Adı kurşun asker mi?”
”Yeabara” Apartmanın duvarlarının yarısı gri, yarısı bok sarısıydı, duvarlarına kalpler çizilmiş ve yazılar yazmışlardı. Asansörün hemen yanındaydı evi. Kapıyı açtı. İçeri girdik. Botlarımı çıkartıp ayakkabılığa koydum. O da çıkardı. Sonra kapıyı üstümüze kilitledi. Gülüyor, aynı zaman da bariz bir utangaçlık veriyordum eline. O bunu iyi gizliyordu. Espiriye ya da umursamazlığa vuruyordu. Büyüktü evleri, bizimkilerden büyük. Hızlıcana salonun kapısını kapattı, mutfağa gidip balkonun perdelerini çekti. Akşam çökmüştü iyicene. Odasına geçtik. Kız gibi kokuyordu odası. Duvarlarında dergilerden çıkma şairlerin posterleri vardı. Masasın da Led Zeppelin çıkartmaları ve piyanosu vardı. Kahverengi ve yeni. Ranzasına oturdum. Ceketimi çıkarıp verdim. İç cebini kurcaladı.
”Hani cep viskin vardı?”
”Var.”
”Yok işte.”
”Belki de ağzıma saklamışımdır.”
”Piç” Gelip kucağıma oturdu. Öpüşüp bakışıyorduk. Birinin yanaklarını tutup öpmeyi iyi biliyordu. İkimizin gerçek olduğunu söyleyecek hiç bir şey yoktu ortalıkta. Evin ciniydik. Ya da İlah’ın ciniydik. Dışlanmış, itilmiş çocuklarıydık onun ve bir birimizi bulduğumuz için bizi sevgiyle mükafatlandırmıştı. Acelemiz yoktu. Yan dönüp üstümde durdu. İkimizde siyah giyinmiştik. Tişörtünü çıkardı. Saçlarının her kıvrımı çileden çıkartıyordu beni. Sonra kalktı. Bilgisayarı açtı.
”Kaçıncı albümü açayım?”
”Birinci albümü. Favorim. Bir dakika albüm mü dedin sen. Ben bir şarkıda biterim diye düşündüm.” Albümü çaldı. Pencerelerin panjurları kapalıydı. Üstümü çıkarıp ışığı kapattım. Odayı sadece bilgisayarın ışığı aydınlatıyordu. Yatağa gelip uzandı. Pantolonunu çıkardım. Kilodu yoktu altında. Şaşırmıştım. Islaktı. Pozisyonumu alıp kukusuna hücum ettim. Dilimle parçalıyordum onu, uzun tırnaklarıyla boynumu çiziyor, dalgalandırıyordu karnını. İyiydim. Elimi kullanmadım. Sarhoşken daha iyi yapıyordum. Bilmiyordu. Boşaldı. Titriyordu bacakları, hiç deprem görmemiş gibi yalpalanıyordu.
”Orospu çocuğusun biliyorsun değil mi?” Yüzümü çarşafının kenarıyla sildim.
”Biliyorum.”
”Kim öğretti sana bunu?”
”Üzümünü ye bağını sorma.” Güldü. Sonra doğrulup o çalıştı. Soğuk bir buz kütlesini yarıyormuşum gibiydi. Hızlı ve doğaldı. Kendine has bir tarzı vardı. O ufak tefek şeyin sahibi oymuş gibi. Boğazına değdiriyordu. Geldim. Tutamadım kendimi. Rahattım. Tişörtüme sildi. Biraz yüzüne gelmişti. Güldü. Sonra tamamen Adem-Havva gibi kucaklaştık. Korunmasızdık. Üstümde harikulade hareket ediyordu. Hiç bir şeyin o yarığı tatmin edemeyeciğine kanaat getirdim. Yüzünün yarısı gözüküyordu. Ellerini uzattı. Tuttum. Sonra öne doğru eğilip bana bıraktı kendini. Kaldırıp piyanonun üstüne oturttum. Bacaklarını kalçalarımdan uzattım. İçindeydim. Bir aslan gibi dişliyorduk ağızlarımızı. Bir yıl gibi dolanıyorduk. Sade ve sıcak geliyorduk. Konuşmak için bir neden yoktu. Yol yorgunuydum ve boşalamazdım bir daha.
Sabahına kahvaltı hazırlıyordu bana. Çıplaktı. Sadece üzerinde deri ceketim vardı. Bir de kilodu vardı altında. İncecik bacaklarına kalçaları yükleniyordu. Göğüslerin de bir asker edası vardı. Hazırlardı. Göğüs tıraşımı bir ay önce olmuştum. Utanmıyordum. Mutfak masasına geçip kahvaltı yaptık. Planımız yoktu. Şehri dolaşmak gibi fikrim yoktu. Şehir oydu. Kahvaltıdan sonra uzandık. Şakalar yapıp bir birimizle dalga geçtik. Arada kısa sevişme molaları veriyorduk. Beraber duş alıp filmler seyrediyorduk. O ev güzeldi. Piyanoda çaldıkları güzeldi. Aynıydık zaten, herşeye gülüyorduk. Bilmediğimiz ne olursa dalga geçiyorduk. Akşam yemeğini dışarıdan söyledi. Pizza ve şarap içtik. Gece geç saatlere kadar oturup evden çıkmıyorduk. Nasıl bu kadar yerli yerinde olabilir herşey? İnsanların evlilikten bekledikleri bu muydu? Onca yaşları böyle kadınsız ve sözde edepli geçirmenin mükafatı bu mu? Yasak denilirdi, duyulsa dünyaya, şehre, mahalleye ona sıfatlar bulurlardı. Biriyle yaşamanın kuralı edepten geçmiyor. Tanrı yalnız olduğu için imama o fetvaayı verdirtiyordu. Kötü iş değil bu, fenalık ya da azgınlık değil. Öyle ki; heryer de olan İlah, şuan bizi böyle güzel ve kederli görüyorsa ne diye öldükten sonra ceza veriyor? Tanrım! Şu kız öyle güzel gülüyor ki; hiç bir erkek ona yakışmaz, bu yüzden bakire sayılır.
”Şerefe”
”Şerefe” Yemeği yedikten sonra, oturup biraz bira içtik. Ben dördüncüyü yuvarlarken o ikinciyi yeni açıyordu.
”Güzel içiyorsun. Hızlı.”
”İçerim. Alkolikim ben.” Sonra durup sigarasını söndürdü. Geliyordu güzel cümleler. Biliyordum. Ben de hazırlamıştım kendimi. Sırtımı duvara verdim. O da gerildi. Mutfağın boğucu sarı ışığı bom bok ediyordu beni.
”Ağzındaki sigarayı versene?” Verdim. Nedenini sormadım.
”Ben buna kendi aramda; konuşmak istediğim şeylerden gelen nefes, adını veriyorum. Sen yaktın, senin içinde dolaştı, dudakların deydi falan filan. Neyse. İyi çocuksun, sevdim seni. bu kadar.”
”Sen de iyi bir kızsın, bir yabancıya güvenecek kadar tuhafsın.”
”Sen de bir yabancının evine kitlenecek kadar sapıksın. Ve ağzın cidden iyi iş yapıyor.”
”Teşekkür ederim.”
”Tamam sus söyleyecem şimdi…Gitme. Oturup burada durmadan kukumla oyna, demeyecem tabii. O işin çiçeği. Ama zekisin, çirkinsin, güzel konuşuyorsun, deri ceket giyiyorsun yaz kış. Bu kadar.”
”iyi ben de bir kaç birşey söyleyeyim o zaman. Öncelikle azdım. Sana bakmak istiyorum hep. Bu gözle olacak iş değil. Şu an ruhum çıksa o daha güzel kelimeler bulur bilmiyorum. Ama çok güzel yemek siparişi veriyorsun. Bu kadar.”
”Bir de ben seni seviyorum diye sen gidince ağlayacağım.” İçime büyük bir tekme yedim. Ağrısını hemen yüzüme vurdum. Çok hızlıydı. ”Bende” dedim.
”Sen de ne?”
”Ben de giderken seni seviyor olacağım. Çünkü öyle sikik günler de öyle arkam da durdun, öyle boka batarken gülmedin bana. İnsanlar sıkılıyor benden. Yaptıklarım ile duygusallığım arasın da kendimle kavga ediyorum ama kimse görmüyor. Kuralların dışında gülüyorum, insanlar bana ağlıyor. Bazen bir kaç arkadaşın gülmüşlüğü bile var. Çınlayan bir kaç kahkahadan söz etmiyorum. Benim kaçırdığım şeyleri yaptıkları zaman dönüp arkalarında ben varmışım gülüşü. Aslın da sapık ve aptal değilim. Sadece bana normal geliyor.” Ağlamaya başladı. Tatlı bir kaç göz yaşı akıyordu. Romantik bir şey gelmedi aklıma. Damlalarını biraya alıp diktim. Salak aşıklar gibi bakıyordum. Yaralı gibi duruyordum karşısında. Askerin iltahaplı kolunu göstermiştim ona. Üzülerek tedavi ediyordu. Sonra durgunlaşıp birer bira daha içtik. Gelip kucağıma oturdu.
”Gel bizim şu sayfadaki salakların yazılarını okuyalım. Güleriz.” Öyle yaptık. Edebiyat tutkunlarının muhafazakar kelimelerine güldük. Sonra onun yazılarını okuduk. Sıra benimkilere gelince okutmadım. Eve gidince okumasını söyledim. Güldü. Bırakıp birayı sevişme molası verdik. Sabahlara kadar sürecek uzun ve sancılı bir mola.
Sabahına gitmem gerekiyordu. Annem çok fazla aramıştı. Babam da öyle. Ziya olayı bildiğinden pot kırmamıştı. Sadece işin nasıl gittiğini sorup, ne zaman geleceğimi merak ediyorlardı. Yataktan doğruldum. Ondan önce kalkmıştım. Sol koluma dayanıp yüzüne baktım. Uyandırmadan da sevişebilseydim keşke. Bu haliyle iki kere gidip gelsem ölürdüm herhalde. Sarıldım. Saat öğlen üç olmuştu. Susuyordum. Ağzım kup kuruydu. Uyandırdım. Onun gibi kokuyordum artık. Sarılıp uykulu uykulu konuşmaya başladı.
”Gidecen mi la bugün?”
”Evet.”
”İyi, gitme. Bizimkilerin gelmesine bir kaç gün var. Bir gün daha kal.”
”Bizimkilere yalan söyledim. Çalışıyorum dedim. Gitmezsem kıllanırlar.”
”Tamam bir saat daha sarılayım. Sen git. Gövdeni ve çükünü burada bırak. Ben beslerim onları.” Kaldırdım. Kahvaltı yapıp on beş dakika duş aldık. Banyo da sigara içtik. Komik geliyordu böyle şeyler bana. Sonra toparlanıp garaja gittik. Gene arkada oturup el ele tutuştuk. Geldiğimizde gene parayı o verdi. Cebimden beş kuruş çıkartmamıştı. Biletimi de o aldı. 12.Perona giderken elleri belimde onu çekiyordum. Arabaya geldik. Önünde durup bir sigara yaktık.
”Gene mülteci gibi çantan önünde.”
”Yabancıyım kızım ben buraya.”
”Değilsin. Artık bu şehir de bir kapın var. Olmasaydı yabancı olurdun.” Güldüm. Herşeyine müşekkirdim. Sevgisine, kelimelerine, bana mucizeler sunan pembe köşküne. Araba kalkıyordu. Sarıldık uzun uzun. Öpüştük.
”Ne denir bilmiyorum. Yüce pembe köşküne ve yanaklarına ve dudaklarına ve bu tuhaf şehir de beni sakladığın yatağına ve sevgine..sağlık.”
”Seni özleyeceğim Şerit. Gitmeden bana bir şey bıraksana. Elle tutulur bir şey olsun. Kalbimi bıraktım espirisi yapma. İşaret parmağındaki yüzüğü ver” Verdim. Ne anlama geldiğini biliyordu. Yüzüğü ona vermemin anlamını da biliyordu. Ondan istedi. 

Paylaş
Önceki İçerikEYLÜL KİTAP’EVİ
Sonraki İçerikBişey’ler