KEDERLİ BİR KAÇ HAFTA


Tiyatro Kalender’ adın da bir sanat merkezin de durduk. Yasin’in sinema işleri bom boktu, benim tiyatro işleri de öyle. Durup, o turuncu-beyaz boyalı koca şatoya baktım. Karım çalışıyor, ben yıllık iznimle her yıl olduğu gibi İstanbul’a gelip tiyatro oyunlarımı satmaya çalışıyordum. Ensem de beyaz saçlar vardı. Kıvırcık beyaz saçlar. Sık değil ama kendini belli edecek kadar beyaz kıvırcık saçlar. Öylece baştan aşağı süzüyorduk. İçindekileri düşünüyordum. Çocukları, ünlüleri, ünsüzleri, kahkalarını, perdelerini, hocalarını düşünüyordum. İyi düşünüyordum tabiiki. Otuz üç yaşındayım ve nasıl iyi düşünülür biliyordum. Ev de olmayı düşlüyordum. Karımın beyaz göğüslerini, hastalıklı çatlak ellerini, patlamış göz altılarını. Kokusunu. Uzun geçen balkon sohbetlerimizi. Sigara içişini özledim, sarı dişlerini de özledim. Yasin ensemden itip, siktir olup gitmemiz gerektiğini söyledi. Bahçesine baktım demirliklerden. Güvenliğin kulübesini bile sarmaşıklar sarmıştı. En güzel ev senin ki güvenlik, merak etme.
Yokuştan aşağıya sallanıyorduk. Uğur getirsin diye içime babamın içliğini giymiştim. Gömleğimin altından belli oluyordu. Mayıs ayındaydık ama gene de muazzam bir soğuk vardı. Hava da güneş duruyor ama yer yüzünde soğukluk hakim oluyordu. Özellikle İstanbul’a insanlar hakim oluyordu. Çok fazla insan vardı. Adımını attığın yerde insan bitiyor, insanın bittiği yerde gene insan başlıyordu. Boğucu ama güzeldi. Yasin ile birlikte yedi yıl boyunca düzenli düzensiz gelir, sinema ya da yazarlık işleri kovalardık. Ben evliydim. İki yıl olmuştu evleneli. Yasin yönetmen olana kadar sinemadan başka kadına dokunmayacağına dair söz vermişti. Öyle de devam ediyordu. İlkeleri sağlamdı Yasin’in. İri cüssesi kadar sağlamdı. Garaja geldiğimiz de gene ağlamaklı olduk. Ama alışkanlığın getirdiği kabullenişle bir şey yapmadık. Yaşımız ilerideydi. Ağlamak da neymiş. 130 liradan iki bilet aldım. Maaşım gece otomatik yatmıştı. Eve parayla dönüyordum. Bu iyi bir yalandı. Öğleden sonra saat altı gibi bindik. Yol boyunca yazdığım iki oyunu okudum. Yasin cam kenarın da oturuyordu. Kulaklığı hiç çıkartmadı. Aklım da geçen dört günün konuşmaları ve Yasin’in çalınan senaryosu ve Taksim de yediğimiz dayak geliyordu durmadan. Viraye Tiyatrosu’ndaki kel orospu çocuğu geliyordu aklıma. ”Bunlar güzel oyunlar ama politik. Ve artık biliyorsun ki böyle şeyler para etmiyor. Artık televizyon iş görüyor. Ee bizim amacımız da televizyona oyuncu yetiştirmek. Kusura bakma kardeşim ama bunlardan bir cacık olmaz. Bir kaç yüz yıl önce gelseydin belki Ferhan Şensoy oynardı ama o da artık yok. Aslın da politik olan yerlerini silsen biraz günümüz internet çocuklarının videolarını izleyip bir kaç bir şey katsan tam olur. Televizyon hava da kapar… tamam sanat sanat için ya da halk için ama devir öyle değil. Sanat artık internet kablolarının eriştiği her yerde…bak bu son dediğimi iyi düşün.” kel kafasını siktiğimin am salağı. Sinirlerim oynamıştı. Sait Faik Müzikalini ve Ölüm Vardıyası’nı öpüp başıma koyduktan sonra çantama koydum. Yol boyunca uyudum.
Gece yarısı üç gibi eve geldim. Garaj hemen dibimizdeydi. Yasin ile iki sokak vardı aramızda. O Toros tarafındaydı ben Mehtap. Taksiden inerken Yasin hiç konuşmadı bile. Bozuntuya vermedim. Üç katlı eski bir binada oturuyordum. Eşimin annesinindi ev. Öldükten sonra bize kaldı. Eski ama güzeldi. Öyle bir çok ev vardı etrafta. Bilmeyen birinin kaybolacağı kadar dik ve dardı sokaklar. Ve tehlikeliydi. Giriş kapsının anahtarını yoktu bende. Zil çalışmıyordu. Kapının kırık camından çengel ufak bir demirle arkadan açtım kapıyı. Sonra tekrar çengeli kapının yanındaki demire astım. Yıkanmıştı merdivenler. Temiz kokuyordu içerisi. Yuvanın bir ön yuvası gibi kokuyordu. Eve girmeden önce dama çıktım. Işığı açık bırakmışlardı. Yüksek ihtimal ikinci katta ki Zülfikar abiydi. Kuşları gece uçurmaya bayılıyordu. Gece uçurup çay keyfi yapmaya da. Bina oldukça tepede olduğundan damdan şehrin bütün ışıkları görünüyordu. Bir sandalye alıp çektim altıma. Çantamdan oyunları çıkardım. Bir sigara yakıp gene görebildiğim kadar okumaya başladım. Sait Faik Müzikali yazmıştım. Kumpanyadan, Alem dağda var bir yılan, kitaplarındaki hikayeleri birleştirip araya bir kaç şarkı koymuştum. Anlatıcısı da vardı. Üstelik beş perdeye yakındı. Devlet tiyatroları, devletin elinde olduğundan oynayacak kimse yoktu. İkinci perdeyi açıp sigaramı söndürdüm. Çantama koyup şehrin ışıklarına baktım. Onlarca zaman geçirmiştim, bir kedim bile vardı. Başkasıyla evlendirilmek istenen bir kadını kaçırmıştım. Sadece tiyatro oyunları yazıp tarihe geçmek istiyordum. Otuzlu yaşlardaydım ama ışıklar günden güne sönüyordu. Eve girip odaya geçtim hemen. Bu yataktaki kadın benim kadınım mıydı? O aşağı sarkan bacağı benim kadınıma mı aitti? Ne çok özlemişsin Serit, şu yorganı üstünden attı atacak olan kalçaları da senindi. Kendimle özlemim arasında geçen çok fazla kelime vardı. Yanağına başımı koyup kalçalarına dayandım. İlla güzel bir şeyler diyeceksem onun için: saçlarının kendi cumhuriyeti vardı, öyle meşru kokuyordu ki. Sonra yasak bir kaç kokusunu çekip uyudum.
Islak bir yatakta çıplak bir şekil de kıvranıyordum. Böyle bir rüyadan sonra gözlerimi araladığım da üstümde gene aynı kıvraklıkla kendi işini kendi hallediyordu. Gülmeye başladım.
”Böyle şeylere hala alışamadı. Onu eğitmek için sabahları böyle okullara götürmemelisin.”
”Uyandırmak istemedim.”
”Ama uyandım.” Sıcak nefesler alıp bana doğru uzanıyordu. Sabahları düzüşmeye bayılıyordu. Ağız kokuları ve kirpikler arasında sesi harika temiz çıkıyordu.
”Satabildin mi?” Diye sordu. Acıttı içimi bu soru ama yabancı değildi o. Eşimdi. Onu bir başkasıyla evlenmek üzereyken çalmıştım. Geçirdiğimiz onca acıdan sonra, kendime ait durumlar da ona püsküremezdim. Paylaşıyordu her şeyimi. ”Maalesef” dedim. İyicene kızışıyordu üstümde. Kalçaları günden güne sıkılaşıyordu. Benden üç yaş büyüktü. Otuzumun bilmem kaçındaydım, o yolu yarılamıştı. Birden boşalmak yerine ona odaklandım. Gözleri kapalıydı, dudaklarını ısırıp nehirinin kanallarını açmakla meşgul oluyordu. Sonra yaşlandığını fark ettim. Onca zamanın getirdiği izleri artık makyajlar ya da boyalar kapatamazdı. Gözlerinin kenarı, ağzının kıvrımları artık deprem gibiydi, onu tanıdığım da saçlarının ortası beyazdı zaten, şimdi sarı olan yerler bile büyümüş, çocuk olmayı çoktan bırakmış gibi beyazlıyordu. Ben de aynıydım. Sonra boşaldım. Üstüme uzanıp sarıldık. Sıcaktık. Kalbim hızlı atıyordu. Alnını çenemin altına dayayıp durgunlaştı.
”Şerit inanıyorum ben sana biliyor musun?”
”Biliyorum hayatım. Bir sen kaldın zaten. Yasin gelirken bom boktu, bu senaryo olayı tamamen bitirdi onu.”
”Bu çağın adamı değilsin biliyor musun? Hala gerçek olduğuna inanmıyorum. Geçenler de senin dergilerden birin de bir hikaye okudum, çocuk şey yazmıştı..hayatım sanki kağıt gibi her an biri çekip yırtacak ve geriye sip siyah bir resim kalacak. İşte o toprak. Gerçek resim siyahtır. Ölünce en çok ona bakacaz. Böyle bir şeydi? Sence ne diyor?” Kim yazdıysa güzel yazmıştı. Olayı bilmediğim için bir şey diyemedim. Ama bir duraksadım. ”Bilmiyorum.” dedim. Geçiştirdim. ”Bence umutsuz ya da mutsuz, belki de ölmek istiyordur. Aslın da senden söz ediyor gibi geldi bana. Sen de sonun da böyle, oyunların satılmayınca gidecekmişssin gibi. Korkuttu beni amınkodumun piçi.” ”Yavrum satılmıyor zaten. Ama yapacak bir şey yok. Elimiz de avucumuzda bir biz varız.” Sıkıca sarıldı. Sonra kalkıp duşa girdik. Bunu yeni bulmuştuk. Artık birlikte yıkanıyorduk. Çıplaklık, cidden utandırmıyordu bizi. Her yerimiz bir yerdeydi, bacakları, yarıgındaki ufak tüyleri, hala ısrarla sarkmayan göğüsleri, omuzların da ve bacaklarındaki dövmeleri. Yaşlanan yüzümüzü biliyorduk. Bir çift gözdük artık. Biraz ıslandıktan sonra arkasını bana yasladı, boynunu boyuna dayadı. Su bizi sıkılaştırıyordu. Kaldırmıştım, beline değiyordu, güldü. Sonra elimi karnından boşluğuna indirdim, içinde bir kaç parmağım vardı, orayı yıkıyordum. Elimi çekip karnında gezdirdi. Kilo almıştı farkındaydım. Bir şey demedim. Tepki vermeyince kendini öne itti yavaş yavaş. Kalçasını kamışım da gezdiriyordu. Su tam da ortamızdan geçiyordu. Girdim. Oldukça yavaş ileri geri yapıyorduk. Buhar bir yandan yıkıyor bizi. Sonra eliyle suyu kapatıp saçını tutmamı istedi. Sesler kalçasından hızla çıkıyordu. Boşaldım. Yıkayıp kendimizi çıktık. Kurulanırken, ona da havlu uzattım.
”Teşekkür ederim, hamileyim” dedi. Ne tepki vereceğimi bilmedim. ”Ciddi misin sen?” dedim.
”Evet. Yemin ederim 3 aylık hamileyim. Fark etmedin mi?”
”Yani biraz kilo almışsın ama biradan sandım ben. Bu aralar çok fazla içiyoruz ve göbek yaptın sandım. Çocuk biradan olabilir mi? Hem kim istemez ki Tuborg’dan bir çocuğu olsun. Ben isterim.”
”Şerit çok saçmalıyorsun.”
”Nasıl saçmalamayayım. Havlu uzatan adama hamileyim denir mi?”
”Ne bileyim. Sanki her hafta hamile oluyorum. Nasıl denir diye internete yazdım. Herkes aniden söylemiş.”
”Sikeyim interneti ama. Neyse kurulan, konuşuruz.”
”Şerit başkasındanmış gibi davranma.”
”Saçmalama şuan.” sinirlenmiştim. Kendime bir arkadaş istemiyordum. İnsanın da bir insanı olması iyi bir şey değildi. Kendime bu fikirleri aşılamıştım. Niye böyle oldu ki?
Kahvaltı hazırladım. Her zaman omlet yapardım. Bir kaç siyah zeytin, örüklü peynir, çay. Cidden her sabah kendime bir bira açardim. Gençken, daha yirmili yaşlardayken arkadaşlarla sabahladığımız zamanlar da kahvaltımızı birayla yapardık. Ona da alıştırmıştım ama çocuk lafından sonra çay içmesini istedim. Yedik. Sofrayı toplayıp arka balkodan silkeledim. Haftasonu olduğundan evdeydi. İzinimin bitmesine daha vardı. Oturup çocuk hakkın da konuşmamız lazımdı. Konuşmuyorduk. Televizyon seyrediyorduk. İkimizin de aklından türlü şeyler geçiyordu, biliyordum. Sonra uzandığım yerden doğrulup evden çıktım. Kaçakçıya gidip bir kaç karton J&J aldım. Bandrollü sigaralardan daha ucuzdu. İki-üç hafta da bir hasta ediyordu ama değerdi. Cebimde kalan parayla ilaç alabiliyordum. Bakkala gidip bir kaç tane beyaz şarap aldım. Dimitri şarabı. Eve döndüğüm de direk dama çıktım. Şaraplardan birini alıp bir sandalye çektim. Öğleden sonrasıydı, güneş iyi vuruyordu yüzüme, şehir de öyle. Çocuk fikri ara da bir şaka olsa da güzeldi, ama gerçek olunca korkuyordum. Hayallerimin arasın da hiç bir şekil de bir şeyin durduramayacağına o kadar ikna olmuştum ki. Sorundan öteydi bu olay. Şerit SİMLİ: ünlü tiyatro oyunu yazarı. Tüm ülke de yankılar yaratan aşırı politik oyun yazarı, artık bir çocuğu var. Böyle olmalıydı. Haberlere böyle çıkmalıydım, gece yayınlanan tolkshow’lar da böyle tanınmalıydım. Hikayeler yazdığım bir çok derginin hayranları, buraya İzmir’in en tenha sokaklarındaki evime böyle yürünmeliydi. İnsanların benden bir beklentisi olmalıydı. Kendim, eşim ve onlar için gece gündüz oyunlar yazmalıydım. Ama şimdi bir çocuk benden çıkıp bunlara son verdi. Şaraptan bir yudum alıp bıraktım. Sonra elimi hayalarıma vurdum. Bir yumruk gibi, bir tokat gibi. Bir babanın en sevmediği şeyi yapmış gibi. Hırsızlık yapmışım da yakalanmış gibi. İndirdim kendime. Tüm suç bunun. O kadını seviyorsun ama oyunlarının fısıldadığı her oyuna geliyorsun, dedim kendime. Öfkem vardı, her şeye öfkem var. Babama, anneme, kardeşlerime, Yasin’e, Ozzy’ye, Nurkan’a. Kabullenme zamanım gelmişti. Çocuk bunun habercisiydi. Bir çok insanın da dediği gibi ‘benden adam olmaz’. İlk şişeyi diktim kafama, ekşi tad miğdemi alt üst etmişti, ağlamak ile kusmak arasın da bir yutkunma vardı. Yutkundum. Kusmadım. Ama ağzımın tadı kaçmıştı. Her zaman ki gibi yalnızdım ve hava git gide kararmaya başlıyordu. Herkesin gördüğü o romantik şehir yüzü yoktu. Felsefik yazarların ya da mükemmel politikacıların o muazzam yalnızlığı yoktu şuan. Gözlerime o kadar çok yalvardım ki ağlasınlar diye, hiç biri beni dinlemedi. Kendine bile söz geçiremeyen bir adamdım, daha ne kadar batabilirim ki?
Bir kaç yavaş adım duydum, ikinci şarabı açarken. Alt komşumuz geldi, adını hatırlamayacak kadar sarhoş oluyordum. Dama çıktığında arkamı dönüp başımı eğdim, şarap şişesini kaldırıp selam verdim.
”Aleykümselam” dedim, yerimden kalkarken elini omuzuma attı. ”Kusura bakma ağbi.” dedim. Ufak saniyelik bir tebessüm atti. Dam genişti, eski mobilyalarının alt kısmındaki o adını bilmediğim geniş odunlardan bir kuş kafesi yapmıştı. Tam sol tarafta. Kuşların kafesinin orada, pis, kuş boklarıyla dolu yeşili kaçmış eski sandalye vardı. Aldı onu, yanıma çekip ayaklarını duvara uzattı. Şarabı uzattım ”Bıraktım” dedi, sonra ellerini önünde bağladı. Esmer şişman bir adamdı, komik bir tipti, beyazlaşmış bir kaç sakalı vardı, benden yaşça büyük olduğu belliydi. Duvara ayaklarını koyarken bir terliği düştü. Doğrulmadan aldım. Verirken gülüştük.
”Baba oluyormuşsun?”
”Evet.” şaşırmıştım bildiğine. Fartk etti yüzümün o halini.
”Sen gittiğinden beri bizimkiyle oturup konuşuyor, ben de tuvaletteyken duydum. Tebrik ederim.”
”Eyvallah ağbi.” bendeki sıkıntıyı anlamış olacak, ellerini sıkı sıkı önünde bağladı. Çok konuşacaktı biliyordum. Şarap konuşmuyordu, o iyi gelirdi belki, ama kimseyi dinlemek istemiyordum. Yazdığım oyunlar haricinde. Heşke her sayfa dirilse önümde. Keşke hepsi ‘yürü, senin hayallerin var, bu adamın bir siki yok. Sadece kuşları var ve senden büyük diye, sana akıl vermek istiyor. Bize bir bak, biz seniniz’ dese.
”Çocuk yapmak tuhaf bir iş güzel kardeşim. Senin hanımı çocukluğundan beri biliyoruz. Yetim büyüdü. Mahalleli biliyor güzel, sıcak bir kızdı. Kimse tahmin edemiyordu buraya kadar geleceğini. Herkes orospu olur çıkar diye düşünüyordu. Kusura bakma açık bir adamım ben.”
”Önemli değil, öyle bir adam değilim.”
”Eyvallah. Ama şimdi güzel bir adama sahip, seni de mahalleli tanıyor, kendi halin de bir delikanlısın. Yazarmışsın. İstanbuldan her yıl teklif alıyormuşsun, kitap satıyormuşsun. Bunlar buraya değişik şeyler. Seviyor herkes seni. Yanlış anlama kuşlarımı da çalıp satmaya kalkışmadın.”
”Eksik olmasınlar.”
”Çocuk olayını anlattı şimdi seninki. Çocukluğunu bildiğimden çıkıp seninle konuşmak istedim. İstemiyormuşsun?”
”Hazır değilim ağbi.” İkinci şarabı da dikmeye başladım. Yanaklarımdan elektirik geçiyor gibiydi. En son ne zaman sarhoş olduğumu hatırlamıyorum. Ama şimdi dünyam dönerken, dilim sürşmeye başlıyordu. Şehire uzun uzun bakmaktı benim niyetim. Bu ihtiyarın konuşmalarını dinlemek değil. Kitap da yazmıyorum bu arada. İstanbul’a gidip millete satmıyorum, karım yalan söylemiş size. Ben sadece umut ediyorum ve umut etmek: kumar oynamanın meşru halidir. Aklım ile benim aramda serbesttir. İstediğim zaman, aklım boşa düşünce oynarım, istediğim zaman kalbim boşa düşünce oynarım sayın amınakodumun salak komşusu. Sinirleniyordum, sarhoşluğa doğru gittiğimden sinirimin neremde olduğunu bilmiyordum. Soru sormak istedim.
”Sen neden çocuk yaptın ağbi? Kuşlar yetmiyor muydu?” Güldü. Ne bok vardı da güldün salak, sana zor bir soru sordum, buna üzülmen lazımdı. İçimden ona küfürler savururken sessiz bir gülümsemeyle
”Ben, konuşacak kimsem yoktu diye çocuk yaptım.” dedi. Şaşırdım. Böyle esmer bir yaşlıdan beklenilmeyecek birşeydi.
”Nasıl?” diye cevap verdim. Konuşmasını istiyordum. İhtiyar dikkatimi çekmişti.
”Bak! Kuşlar olmadan önce, bende gençtim, evlenmek falan bunlar umurum da değildi. Hızlıydık, baya hızlıydık. Alkol, uyuşturucu, hırsızlık. Hepsi vardı. Neyse, evlendik. Ama güzel arkadaşlardık biz. İlk ben evledim. Sonra bir kaç aya kalmadan hiç kimse aramadı, sormadı, herkes kendi işine baktı. Öyle yalnız hissettim ki: yengen ne yapsa geçiremezdi. Anladın? Ne yapsa. Sonra dedim kendime: adam olmak bu herhalde, kimsen olmayınca, sadece karın yanında olunca adam oluyorsun. Yani gençken ölümü tek başına bekliyorsun değil mi?”
”Aynen.”
”İşte, evlenince iki kişi bekliyorsunuz. Bu yükü azaltmak için arkadaşların sadece gelip gidiyor falan. Ama bir çocuğun olunca ölüme kafa tutuyorsun birden. Piç öyle bir şey ki: iş yerinde çok mu çalıştırıyorlar? Umurun da olmuyor. Çok mu yorgun oluyorsun? Umurun da olmuyor. Başka kadınları canın çekiyor ama aklına gelen tek şey şu oluyor: bu kadın benimle bekliyor herşeyi, nasıl olur da başkasına kendimden ödün veririm? Bir de bana arkamdan ağlayacak birini verdi. Başkası verebilir mi? Hayır. Çocuk bu hayattaki tüm alkollerin en serti, tüm o uyuşturucuların, hapların, tozların, paraların en kalitelisi. Hatta yazacağın her satırın en iyi cümlesi oluyor.” kalkıp kuşların kafesine yürüdü. Kilidi açmadan bir daha baktı bana. ”Bana öğretilen bu evlat. İyi düşün. O kızı tanıyorum. Onu ev de onu anne yapacak kimse yoktu. Sen iyi bir adamsın. Boşver kitapları.” İhtiyar güzel konuşmuştu. Doğru zaman da doğru cümleler bulmuştu. Ama sadece güzeldi. Bu cümleler onun evlatlarının ona verdikleriydi. Ben böyle değerler istemiyordum. Ben bu sikik çağ da oturup olmayan tiyatrolara oyunlar yazıyordum. Ben bir babadan daha fazlasıydım. Cevap vermedim. Eyvallah deyip geçtim. Üçünü şarabı sessiz ve sakin bir şekil de bitirdim. Hava karamıştı. İhtiyar kuşlarını salmış, elindeki çubuğa bağladığı poşetle geri çeğırmıştı. Sonra kafesi kitledi. Yavaş ve hafif kambur bir şekilde yanımdan geçerken elini omuzuma attı. Bir sigara istedi. Çıkarıp verdim.
”Şerit? Şerit değil mi?”
”Aynen ağbi.”
”Bakkala inerim ama o yokuşu çıkamam bana sigara alır mısın? Tabii gideceksen?”
”Ben de bakkala gidiyordum zaten.” Çıkarıp bir on lira verdi. Camel soft içiyormuş. Topladım şişeleri onunla bir aşağıya indim. Verdiği öğütlerden dolayı teşekkür ettim. Cuma geceden maaş yatmıştı. Gidip çektim. 2000’e yakın para yatmıştı. Bir kaç karton j&j aldıktan sonra ihtiyarın sigarasını aldım. Eve geldim. Kapı daa arayıp bira istedi. 7 tanede Tuborg kutu aldim. Mahallenin çocukları bana alışıyorlardı yavaş yavaş. Geçerken önlerinden selam verdiler. İyi çocuklardı. Kendi mahallelerinden baska bir yere cikmazlardi. Giyimleri eşofman, saçlari tas kesimdi ama konuşmaları normaldi. Konuşurken kelimeleri uzatmamaya özen gösteriyorlardı. Diğerleri gibi değillerdi. Sonra eve geldim. İhtiyarın sigarasını vermek için kapısını çaldım. Eşi çıktı. Tebrik edip, teşekkür etti. Anahtar yoktu bende, kapıyı çaldım, açtı. Dolaba biraları koyup birer tane getirdim. Cenin pozisyonunda uzanmıştı. Karşı koltuğa geçip uzandım. Telefonumu sarja koymustum. Laptopu kucağıma alıp bir bira açtım. Yeni bir oyun gelmişti aklıma onu yazıyordum. Birasından bir yudum aldı, doğruldu. Perdeyi çekip balkon kapısını yapattı. Bahar vardı dışarı da, içerisi hemen ısınıyordu. Bir sorunu vardı, gözlerinin altı şişmişti, fark ettim.
“Ne olacak simdi?”
“Ne gibi”
“Her şey gibi”
“Mutsuz musun?”
“Yoo. Ama bir sey var. Yolunda olmayan bir sey. Hayallerine engel olmuşum gibi hissetmeye başladım. Sabahtan akşama kadar içiyorsun, bir şeyler yazıyorsun. Senden hic bir şey olmayacak diye korkuyorum.” İçli bir şekilde ağlıyordu, sessizdi göz yaşları, kırmızı daha bir kırmızıydı göz bebekleri. Üzülüyordum. Otuzlu yaşlardaydım nasıl uzanılır biliyordum. Öylece daldım televizyona. Ne düşünüyordum ki? Onu mutlu edecek bir şeyim yoktu? Gitmeli miydim? Oyunlarım onu güldürmezdi. Para bile vermezdi. Bir çocuğu bir kaç kağıt parçası kurtaramazdı. Savaşları durduramazdı oyunlarım, zaten kimse de izlemez. Son gittiğim tiyatrodaki kel adamın da dediği gibi: bunları şimdi yazmış olabilirsin, hatta bir kaç ayı ya da bir kaç yılı olmuş olabilir…ama bunlar eski.

Paylaş
Önceki İçerikSESSİZLİK !
Sonraki İçerikBeton Kaplı Bunalımlar