JOHN FANTE & HENRY MİLLER & ŞERİT SİMLİ


Tuhaf bir şekilde işten kovuldum. Kendimi komik ve boş bir adam olarak bir kez daha evde pineklerken buldum. Tekstil ortamı güzeldi, harika kalça havuzlarına yaptığım düşler ve gerçekleşen bir çok yatak olayları artık yoktu. Bir çingenem vardı evlenme zamanlarında, onunla geçirilen güzel günler de yoktu artık. Islak vajina bahçesindeki duygusal gezintilerim son bulmuştu. Zaten kovulmadan önce kaybetmiştim onu. Eve gidip olayın şokunu atarken telefonlar susmuyordu. Kimileri inanmamakla kalmayıp, komik bir şaka olarak bilinmesini istiyordu. Umurum da değildi ama pineklemeye çabuk alışan bir adamım. Ve bıraksalar olduğum yerde, şu yatakta yüzlerce yıl sokakta başıma gelecek herşeyi bekleyebilirim. Aylak bir adamım. Annem sevmez böyle olmamı ama evde zararsız bir böceğim. Sadece ciddi anlamda alkol sorunlarım var ve yazı yazmaya da meyilli bir yeteneğim var.
Balkon da oturmuş sigara içerken aradı. Doğum gününü kutlamadığım için bozuktu bana. Kasık ameliyatından yeni çıkmıştım ve yataktan kalkıp tuvalete gidip kendimi sıvazlayacak gücüm bile yoktu. Ağrılarım iltihapa dönüşmüştü. Kendimi düşünmekten başka bir şey yapamıyordum. Tam da bu sırada doğum günü denk gelmişti. Kitaplığım da bir yerlere not almıştım aslında ama gene de oraya bakamayacak kadar yerimden kalkamıyordum. Ona Camilla diyordum. Fante’nin aşkına benzetiyordum ama onun kadar duygusal değildim. Camilla da meksikalı bir çingeneydi, o da İzmir’li bir çigeneydi. Bana gelince Fante kadar değildim ama kadının istediği her şeye bacak açabiliyordum. Benim Camillam evlenmek üzereydi, onunkisi delirmekle meşguldü. Ama huyları aynıydı. Bir müddet telefon çaldı. Konuşmuyorduk uzun süre o yüzden tereddütte kaldım. Açtım.
”Alo?”
”Şerit? Ben, Camilla!”
”Biliyorum.”
”Numaramı silmişsin sanıyordum. Ondan adımı söyledim.”
”Saçmalama yapar mıyım öyle şey?”
”Ya bugün çok şaşırdım, tepki veremedim, yani ne yapacağımı bilmiyordum. Çok üzüldüm. Her ne kadar aramız bozuk olsa da seni sevdiğimi biliyorsun.”
”Biliyorum. Tepki vermen önemli değil. Zaten bir daha görmeyeceğimden aklımda şaşırmış biri olarak kalmanı istemezdim. Güzel oldu aslında.”
”Bilmiyorum ne alaka seni çıkarttılar?”
”Bu kasık olayından sonra ağır kaldırmamam gerekiyor ya bir müddet, onu bahane ettiler.”
”Orospu çocukları. Sanki ömür boyu kaldırmayacaksın ve senin zaten ağır kaldırmakla ilgili bir işin yok ki?”
”Tuhaf olan da o ya. Neyse bunlar gereksiz konuşmalar şuan. Gelelim asıl meseleye. Sana hiç kötü davranmadım. Dogum gününü hatırlayacak kadar aklım yerinde değildi. Ağrılarım cidden çok fazlaydı. Bu yüzden kusura bakma. Ve ellerine ve kollarına hatta en çok da böğürtlen kokuna sağlık, bana güzel günlerin de var olduğunu gösterdiler. Bir de harikalar diyarın da geçirdiğim güzel saatlere de. Bunlar ne kadar ele avuca sığacak şeyler bilmiyorum ama teşekkürü sadece böyle ağızdan söylemek de biraz tuhaf oluyor.”
”Onlar da sana çok teşekkür ediyor.” derin bir nefes aldı. Sanki ensem de konuşuyormuş gibi ”Onlar da seni özleyecekler, özellikle o küçük dudaklarını ve uzun kirpiklerini.” güldüm, samimi bir gülümsemeydi, gülmeyi fark ettim. Böyle zamanlar geçirmek, bir kadınlayken; ne politika, ne haksızlık, ne yoksulluk, ne de korku aklıma geliyordu. Bir kucak, hem de insandan yapılan ve bir çift şevkat. Kadınlar tanrıça diye geçiriyordum bunları bana sunarken. Aklım da daima gözlerinin büyüklüğü ve yazdığı aşırı güzel müstehçenlikteki aşk mektuplarıyla yaşayacaktı. Biraz daha konuşup kapattı. ”Yazmıyorsun Şerit. Hala takip ediyorum seni. Yaz artık.” deyip kapattı. Gece uzun geçecekti. Bir sitede hikayeler yazıyordum, biliyordu. Genel de o zorluyordu yazmam için. İlham değil belki ama bir şey biliyordu bende ve onu durmadan görmek istiyordu. Bunu yapan ilk kişi değildi ama en çok isteyen kişiydi.
Geçen yıl 100 liraya eski ama temiz bir daktilo almıştım. O hafta annemin halası ölmüştü, memlekete gitmişti. Ev boştu. Babam sabahtan kahveye gidiyor evde tek kalıyordum. Süs olarak duruyordu çantasında, ranzamın altında. Kartım da üç-beş kuruş para vardı. Gidip bir şerit aldım. Bir de a4 kağıdı. Oturup balkona bir bokmuşum gibi tuşların ırzına geçme hayaliyle bir kaç hikaye yazmaya çalıştım. Durgundum. Sadece ameliyat raporumun bitmesine on gün kala Diyerbakır da geçirdiğim güzel günleri yazmaya çalıştım. Hiç biri bir şeye benzemiyordu. Aylaklığım yerini kendimi beğenmişliğe bırakıyordu. Yazdığım ya da yazmaya çalıştığım hiç bir satırı beğenmiyordum. Kö de iki gün kalmıştım. Aynı dolmuşta geldiğim bir kız vardı. Kendini beğenmiş tuhaf bir kızdı. Kocaman bir burnu vardı ve iğrenç bir şiveye sahipti. Kuzenimden numarmı almış gece mesaj atmıştı bana. Dayımların barakasında uykusuz ve yarı hasta bir halde onunla konuşuyordum. Balkonun hemen karşısında elektirik direğinin altında duruyor arayıp benden hoşlandığını söylemeye çalışıyordu. Sonra gecenin geç saatlerinde bana bir iz bırakmaya geleceğini söyledi. Ameliyat ağrılarım vardı ama umurumda değildi. Güzel bir düzüş için herşeyi yapabilirdim. Birden kapıya geldi. Ağır boştu. Dayım depo olarak kullanıyordu orayı. Işık küçük bir delikten sızıyor boyum uzun olduğu için sadece bana çarpıyordu. Güzeldi. Onu görmemem iyiydi. Tulum giymişti ve içi bom boştu. Yirmili yaşlardaydı ve kıçı sarkmıştı şimdiden. Sadece durup bütün herşeyi benden bekleyip hiç kıpırmadan düzülmek istiyordu. Kuru dudakları vardı. Boyu kısa, götü yere yakındı. Elimi yarığına attığımda çoktan ıslanmıştı. Kağıt gibiydi. İlk defa böyle bir yarığa denk gelmiştim. Onu yazmıştım sadece. Ama kız da dikkatimi çeken şey çok fazla konuşmasıydı. Bir yandan benim kurşun askeri ovuştururken bir yandan da kendiyle ilgili soru sormaya başladı. Kamışımı ağzımla eş tutuyordu. Bunu erkenden anlamasına şaşırmıştım.
”Sence göğüslerim nasıl?”
”Göğüs mü? Seninkiler için eski bir kelime.”
”Peki amım?” elimi daldırdım. Yeni tıraş olmuştu ellerimi yaktı.
”Nerede bulamıyorum? Hiç el değmemiş gibi, bu doğal ortam da kendine saklanacak bir yer bulmuş. İstersen bulup çıkartabilirim.”
”Kimseye elletmiyorum ya ondandır.”
”Sadece gösteriyormusun?”
”Sadece sana gösteriyorum. Hatta ilk defa elletiyorum. Peki kalçalarım nasıl?”
”Kalçaların da: yumurtluyormuş gibi. Öyle efsunlu ve çok sıkı. Bu yaşta genel de herkesin sarkıyor. Benimki bile sarkık. Ama şuan onu düşünme.”
”Ya nasıl böyle konuşuyorsun? Daha önce kimse bana böyle şeyler söylemedi. Peki ben güzel miyim? Biliyor musun köy de bütün erkekler benimle birlikte olmak istiyor. Ve ben kimseyle olmak istemiyorum. Biliyorum sadece benim amım için benimle olmak istiyorlar. Eski sevgilim hala peşimi bırakmıyor, seninle yaptığım şeyleri onunla yapmamı istiyor. Bir de sen çok çapkın birine benziyorsun. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Gerçi senin bir sürü sevgilin vardır.”
”Bir sürü yok. Hiç kimse yok. Bir kadını kaybettim. Ama şuan burada harika bir şekil de duruyorsun ve konuşuyoruz. Zamana ayıp oluyor.”
”Evet. Ne yapalım. Önden veremem.”
”Sorun değil. Zaten görünmeyecek kadar güzel. Bulamam da.” Sonra elini çekip ağzını çalıştırdı. Alıp almadığını bilmiyorum ama bir sıcaklık vardı. Ağzına boşaldıktan sonra arkasını döndü. Komik bir şekilde kalçalarını önüme verdi. Kıçının da deliği yok gibiydi. Biraz ovalayıp soktum. Olay bu kadar, ertesi gün gittim. Bunları yazıp, yırtıp attım. Bir boka benzetemiyordum. Başımdan geçen herşeyin bir farkı yokmuş gibi geliyordu bana. Psikolojik durumlara katlanamıyordum. Kimi kadınların dert yanmaları eskiden güzeldi, şimdi hiç dikkatimi çekmiyordu. Köydeki kızın da sorunları vardı, kendini her kadınla kıyaslıyordu ve hep o güzel çıkıyordu. Bir papatya da ‘sevmiyor’ kelimesini göremeyecek kadar korkuyordu.
Balkonda daktiloda yazı yazıp iş bakmama konusun da kendime telkinlerde bulunuyordum. Her gün sabah erken kalkıyor, kendimi uykuya alıştırmamak için elimden geleni yapıyordum. İki ekmek ile aç bitir alıp kendime yumurta kırıyordum. Sabahlarım haftalar boyu böyle geçiyordu. Annemin gelmesine bir hafta vardı. Babam akşam kokoreç ya da ekmek arası getiriyordu. Bazı akşamlar da et alıyordu, kızartıp yiyorduk. Böyle günler de baba-oğul kalışlarında her zaman eski duygusal bir müzik çalıyormuş gibi hissediyordum. Aynı kabak çekirdeğinden yiyorduk. Babam alkol ya da sigara kullanmazdı. O yüzden onun suyundan gidiyordum. Komik adamdı ama sevmeyi bilmiyordu. Gene de müzik güzeldi, eski, modası geçmiş bir armonika havası vardı. Bu aralar hiç duygum yok ama adam yüzümü güldürüyordu.
Sabahları daktilonun ırızına geçmek için gene başına oturdum. Camilla geçen gece gene arayıp yazı yazmadığımı söyledi. Ona harika bir kitap yazmaya başladım diye yalan söyledim. Aslın da söylemedim. Eski bir hikayemi uzatıyordum, aklım da kitap fikri yoktu sadece bir tiyatro oyunu vardı. Sevinmişti, onun tanınmaması için başka şekilde anlatmamı istedi. Hikayede henüz geçmiyordu ama geçecekti. Bana köpeğinin olduğunu ve annesiyle yaşadığını söylemememi istemediğini açıkladı. Zaten öyle olacağını söyledim. İlk o okumak istiyormuş. Daktilo da yazdığım için biter bitmez ona yollayacağımı söyledim. Harika bir yazar olacağımı ve çok sevileceğimi hatta ülke çapında çok tanınacağımı söyledi. Üzülmüştüm. Sadece kafamı daktiloya dayayıp akşama kadar tuşları durduk yere sildiğimi bilmiyordu. Deniz diye bir kız vardı. Muazzam şiirler yazıyordu. Cidden bir kalitesi vardı. Hem yazıların da hem de kendisinde. Zekiydi, duygusaldı ve hayalleri yıkıp geçirecek güzellikte bacakları vardı. Kedi dudaklarına sahipti, onlara sahip olmayı ondan çok isterdim. Ve kızıl saçlarından günah akıyordu. Öyle kıvrımları vardı ki. Bu sıralar onunla konuşuyordum. Özel terapi ve rehabilitasyon merkezinde çalışıyordu. Ve depresyonla birlikte gelen bir duygusallığı vardı. İş çıkışlarında beni arayıp gününü anlatırdı. Geceleri de arardı. Hatta öyle tuhaf bir tılsımı vardı ki: herşeyimiz uyuşuyordu. Dinlediğimiz müzikler, konuştuğumuz kelimeler, hayaller, yaptığımız şeyler bile aynıydı. Onu dinlemekten sıkılmıyordum. Yazı başında denk geliyordu hep. Uzak kalıyorduk bir birimize, bir türlü saatlerimiz uyuşmuyordu görüşmek için. Bu yüzden bol bol fotoğraf atıyordu bana. Dudakları Adem ile Havva’nın arasını bozacak kadar çekiciydi. Aklımı alıyordu durmadan. Ne zaman konuşsa aklıma dudaklarının hareketleri geliyordu. Çevresindeki çocukların şanslı piçler olduğunu, onu izleme şansları olduğunu söyleyip duruyordum. Ufak elleri de öyle. Kimi zaman ona onda olanları dolaylı yoldan söylediğim de utanır salak saçma gülerdi. Son zamanlarda aşırı paronayak olmuştu. Onunla konuştuğum her şeyi, her kelimeyi başkalarına söylediğimi sanıyordu. Ona göre durmadan bir kadın girip çıkıyordu hayatıma ve onunla sadece konuşmak için birlikte olduğumu söylüyordu. Dayanamıyordum. Kendimi puşt gibi hissettiriyordu bana. Onunla ilgili olan şeyleri yazmaya kara verdim. Güzel gidiyordum. Kağıtta her şey akıp gidiyordu. Acaba dedirtti bana. Keşke burada olsaydı sırtımı sıvazlayıp karşıma geçseydi. Dudaklarıyla otursaydı, öylece durup aradığım bütün kelimeleri sırasıyla söyleseydi bana. Bunları yapacak bir çok güzel yerleri vardı. Elmecıkları vardı mesela. Camilla gibi duygusal gelmiyordu bana. Ama bir açıdan onunla da kelimeler geliyordu.
Kendimi yazının başında buldum. Tiyatro oyunları yazan bir adamla ilgili hikaye yazıyordum birden. Eski bir hikayemdi ama yarım kalmıştı. Yarısın da arayıp yazı yazdığımı söyledim. Çok iyi yazdığımı söyledi. Eski hikayelerimi okumuş. Ben de cevher olduğunu sadece yazmam gerektiğini söyledi. Birden bir şey olmuş da ruhumu çekmişler gibi, kapatıp telefonu gidip kendime Dimitri şarabı alırken buldum. Balkonda gömüp uyudum. Akşamına Nurkan aradı, sevgilisi gelmişti. Onunla takılmamızı istedi. Yemek yemeden çıktım. Ben, Nurkan, Ayşe, Ozzy Alsancağa indik. Muzaffer İzgü’de bir mekana oturduk. Sokak güzeldi, biralar ucuzdu. Birer Bomonti söyleyip içmeye başladık. Çok fazla kalabalıktı sokak. İki kişinin yan yana rahat yürüyemeyeceği kadar sıktı sokak. Masalar yolları alt üst etmişti. Çok fazla insan geçiyordu ve o sıklıkta sigara kokusundan sigara, bira kokusundan bira içilmiyordu. Çok fazla insan vardı. Cumartesi böyle yerler kutsaldı. Barlar günah çıkartmak için güzel yerlerdi. Garsonlar papaz vari alkol taşıyor, insanlar bütün bir derdini o şişelere, o bardaklara bırakıyordu. Geçen her kız için Ozzy’e eğilip ”Mmm sex” diyordum. O da ”Mmm hem de korunmasız” diyordu. Komikti. Sonra Ayşe konuşmaya başladı.
”Senin iş yerindeki kıza ne oldu?” dedi.
”Evlenecek işte. Nişanlandı geçenlerde.”
”Düğüne gidicek misin?”
”Bilmem. Gitmem herhalde. Ama gitmeden hediyesini vermek isterim tabii.” Nurkan atıldı. ”Çeyrek de alınmaz şimdi dünya para oldu, bir kitap götürürsün artık.” güldük baya. Sonra kalkıp tekrar Buca’ya döndük. Yol da giderken Camilla’nın bir yerden çıkması için dua ediyordum. Ya da Deniz’in. Ya da çirkin kızın. Hatta Diyerbakır da hoşuma giden babamın kuzeninin kızı bile. Aslın da peş parasızdım ve işim de yoktu artık. Bana iyi gelecek bir şeylerin çıkması için dua ediyordum. ‘Tanrım beni bağışla, kendimden başka kimseye zararım yok. Amin. Ama şu kulun her ne kadar tuhaf olsa da ara da seninle konuşuyor. Bence iyi acındırdım kendimi, bunu bir düşün. Tekrar amin.’
Arabaya binip Buca’ya döndük. Vardığımız da Nurkan ile Ozzy de biranın etkileri vardı. Petrol ofisine çekip işemeye gittiler. Ayşe tekrar sordu.
”Ee Şerit?”
”Ee’si, dünyamın kağıttan olduğuna inanıyorum. Her an biri şuan gördüğüm herşeyi alıp yırtacakmış gibi hissediyorum. Gerçek değilmiş gibi geliyor ve inanmayacaksın ama böyle bir şey olursa mutlu olacağım.” karşımız da yan yana dizili bir sürü apartman vardı ve alt katları mağazalarla doluydu. Dikkatimi en çok tabelalar çekiyordu. ”Biliyor musun en çok da kafama tabela düşerek öleceğime inanıyorum. Baksana çok fazla. Bir de geçen internette gördüm. Kafasına tabela düşerek ölen insan sayısı, kanserden ölenlerden fazlaymış.” ”Bilmiyorum. Doğru olabilir, sağlıkçı olduğum için sadece kanser cümlesi dikkatimi çekti. Ve beynimi yaktın az önce.” ”Ya işte öyle, düşünsene böyle yaşadığını, sabahları böyle uyandığını” epey gülmüştüm. Sonra Nurkan ile Ozzy geldi. Bizim mahalleye çıkıp bira aldık. Ozzy ile ben içiyorduk sadece. Üçer tane bira aldı Ozzy bende sadece on lira vardı. Ozzy’de de para çıkmamıştı. İki buçuk lira borçlanmıştı. Maaşım ile tazminatım ayın 10’unda yatacaktı. Bir kaç gün vardı. O yüzden pek kasmıyordum. Yedi Göller’e çekip iki tanesini hızlı hızlı içtim. Paramız olmadığından belki bir kaç bira iyi gelirdi. Bu dönemler Ozzy ile alkolü abartmıştık. Dozajı yoktu artık. Sonra Ozzy’le inip onların ev de içmeye devam ettik. Nurkan ile Ayşe başka bir yere gittiler. Arabayı babası almıştı Ozzy’nin onları bekledik bir saat. Sonra bakkal kapanmadan bir 50lik vodka borç yaptıralım dedik. Batu ve Kemal de dahil olacaktı. Onlar başka yerde oturuyorlardı. Yağmur feci yağmaya başlarken kendimizi bakkala attık. Paraya dair hiç bir şey yoktu elimiz de ama bakkal tanıyordu bizi. Hiç bir zaman bu kadar borca girmediğimizi biliyordu. Karşısında el pençe durduk birden.
”Ne o? Süt dökmüş kedi gibisiniz?”
”Ağbi senden ufak bir şey isteyeceğiz. Sadece bu an’a özel.”
”Tabii lan buyrun?”
”Ya, bize borç vodka verir misin? Kızlar çağırdı da aniden, biz de elimiz boş gitmeyelim dedik. Sana söz ayın 10’un da vereceğiz.” dedim. Ozzy’ de atıldı. ”Bu hafta yatıyor ağbi zatan maaşım. Ben öderim.” Sonra gülmeye başladı. ”Sıkıntı değil oğlum, yabancı mısınız siz? Hayır. Ne kadarlık istiyorsunuz?” ”Varsa bir 50lik alalım ağbi?” Dolaba gidip en alttan bir İstanblue çıkardı. Ozzy aynı zaman da dışarıyı kolluyordu, polis gelir diye. Sonra ’56 lira, bizim çocuklar’ diye deftere yazdı. Çıktık arabaya atladık. Yalan söylediğimiz için biraz sessizdik. Açıp sek bir kaç sıkı yudum aldım. Sonra çekip pazaryerine içmeye başladık. Sek içmek bir şeyle içmekten daha güzeldi. Sonra yağmur olduğundan daha hızlı yağmaya başladı. Ozzyle şişeden dönüp bir birimize hayat ve kadınlar ve askerlikle ilgili sanki hiç bir şey bilmiyormuşuz gibi konuşmaya başladık. Kemal ile Batu’yu almadık. Şişe bitmek bilmiyordu. Boğazımı yakmıyordu artık. Yağmur dinip köpekler pazar yerinde kavga etmeye başladı. Ozzy dönüp borçlarından söz etti gene. Sonra bir umutla bana dönüp yakarır gibi konuşmaya başladı.
”Şu siktiğimin kitabını yaz da kurtulalım be?”
”Salak saçma işlerle meşgul oluyorum. Hayatın kötülüklerinin sadece bana vurduğunu düşünüp duruyorum. Tamam felsefik konuşuyor olabilirim ama cidden bu aralar kendim dahil hiç bir şeyi anlamıyorum. Şundan bir kaç hafta öncesine işim vardı, kasık fıtıgım bitmişti ve sürüsüne hikaye yazıyordum. Bir kadınım hatta bir kaç kadınım bile vardı. Ama birden bir yerde bir şeyi kaybettim, böyle gözden kaçırmış gibiyim. O ara bir şey oldu sonra bir akşam bir baktım hiç kimse yokmuş gibi. İş yok, kadınlar yok, para yok, hikayeler yok. Bir kızla konuşuyorum, daha doğrusu konuşmuyorum, dinliyorum. Böyle hayatının merkezi gibiymişim gibi geliyor bana, o kadar çok ağlıyor, o kadar çok başından şeyler geçiyor, bazen kendimi suçluyorum. Acaba ben mi yaptım diyorum. Bir şeyi çok dinledin mi o şeyin senin olduğuna inanıyorsun. İşte kafam böyle şeylerle dolu ve bunların ne anlama geldiğini bilmiyorum. O bilmek duygusu yok mu? Geçen fark ettim ki: insanı bu duygu korkak ediyor, bilmek duygusu bir yerde kötü, korktuğu için insan bilmek istiyor. Bilinmemezlik öldürüyor. Bütün damarlarım da hissediyorum, umursamazlık gibi bir şey buldum bir ara kendime, güzel de arkadaştık ama onu da bir yer de göz ardı ettim. O da gitti. Camilla da gitti, kelimeler de. sıfıra sıfır el de var vodka. Tekrardan ‘Nazdarovya”
”Nazdarovya bıremın.” sıkı bır kaç yudum altıktan sonra Ozzy son sigara dallarını da uzattı. Rahatlamış gibiydim, vodka etkisini gösteriyordu. Kağıttan olan dünyam da herkesin çizildiğine inanıyordum. Fındık ve fıstık reonlarındaki tüm kuru bakliyatların bir birleriyle konuştuklarına inanıyorum. Hayatta kadınlardan başka ele avuca sığacak bir kelime olmadığına da inanıyorum.
Çorbacıya gittik sabaha karşı, Ozzy’nin sodekso kartında para vardı. Birer çorbanın ardından tekli pide yedik. Sonra tekrar yağmur başladı. Ozzy beni bıraktığın da sabah olmuştu. Eve girdiğim de babam işe gidiyordu.
”Neredesin la kerkenez?”
”Ozzy bir kıza aşık olmuş, kızın sevgilisi var. Onun için oturduk biraz. Anahtar yok bende, sendekini versene bana. Akşam evde olurum. Ne yemek yiyelim?”
”Annen gelecek bugün.” Leş gibi kokuyordum ama sarıldım. Komik bir gülüş attı bana. Sonra ardından el salladım. ”Hayırlı işler baba.” dedim. ”Eyvallah” dedi.