SADECE


Kış olduğundan soğuk geçiyordu. Tiyatro Şirinyer de metronun arka tarafın da bir apartmanın altındaydı. Hatta en alt katındaydı. Eski bir depoyu sanat merkezine getirmişlerdi. Biz de belediyeden sonra orada toplanmaya başladık. Dört yıllık bir ekiptik. Bir çok açıdan ve acıdan beraberdik. Aile olacak kadar sık vakit geçirmiştik. Gençtik. Diriydik. Çağın ve ülkenin farkındaydık. Yaptığım şey bir dışa vurumdu. Tiyatro yapmıyorduk, başka bir durumu yaşıyorduk. İnsandan, hayvandan, sahneden, tarihten, aklımıza ya da Hasan hoca’nın aklın da ne varsa ya da bizim içimizde ya da bir insanın için de ne varsa onun hakkın da aklımızdan negelirse onu anlamaya çalışıyorduk. Bunu bize Hasan hoca öğretmişti. Ülke boktandı. Her haliyle boktandı. Yaşamımızın üzerin de bir çok bulut vardı. Bir çok ölüm, olduğundan daha çok sokaklardaydı. Bunlara başkaldırdığımız, konuştuğumuz tek yerdi tiyatro. Çıtını çıkartmayacak kadar sessizdi insanlar. Biz çıtımızı, çığlığa çevirmek için sahnedeydik. Muazzam bir olay değildi belki, hatta kimsenin gelip merak ettiği bir yerde de değildik. Öylece durup sevdiği şeyi yapan bir çok kişiydik.
İçerisi soğuktu. Klima bozulmuş ve elektrikli sobanın teli bir hafta önce atmıştı. Molaya çıkmıyorduk, sadece kapıdan kafamızı uzatıp ikişer, üçer kişilik halin de sigara içiyorduk. Kış olduğundan soğuk geçiyordu.
Saat 18:00′ da girip akşam 22:30’a kadar orada kalıyorduk. Bertolt Brecht’in Carar Ana’nın Silahları’nı çalışıyorduk. İspanya iç savaşında geçen bir ailenin öyküsüydü. Günümüz de Suriye’ye uyarlamıştı Hasan hoca. Ona çalışıyorduk. Daha önce de bu oyunu bildiğimizden rahattık. Sadece değişen güncel politik olayların akıbetini takıp edip, üzerinde gerekli değişiklikleri yapıyorduk ara sıra.
Çalışma bittikten sonra her akşam Hasan hocaya giderdik. Ben, Ozzy, Hoca gece yarısına kadar rakı içer, batak oynardık. İlk tanıştığımız yıllar da onunla içmek, evin de kalmak, kadınlardan ve tiyatrodan ve gelecekten konuşmak bize muazzam geliyordu. Şimdi olduğumuzdan daha büyüktük ve yaşadığım hiç bir olayın gizliliği yoktu. Hepimiz bir birimizin her şeyini biliyorduk. Beraber gülmeler, ağlamalar, şakalaşmalar ve kusmalar. Hepimiz en az bir kere yapmıştık bunu. Üstelik birlikte bile olmuştuk bir birimizle. Kimi zamanın aşklarını yaşıyorduk aramız da, kimi zamanın kavgalarını. Bir birimizden ayrı tek yaptığımız şey söylemlerdi. Değimler ya da sıfatlardı. Bazen onları da çok sık kullanırdık. Hoca’ya içinden ‘baba’ demeyen yoktu. Hocanın bizlere de ‘Oğlum’ ya da ‘Kızım’ demediği yoktu. Bir çok açıdan duygusaldık aslında. Oyunun çıkmasına yakın gelen telaş ve sitres haricin de bir dönem boyunca harikuladeydik.
Ozzy bir dondurma fabrikasında çalışıyordu. Ben işsizdim. Hoca, ölen eniştesinin bıraktığı dijital baskı dükkanının başındaydı. Adam ölürken bir ton borç bırakmış, onları kapatıp yeğenine verdiği sözü yerine getiriyordu. Bir biz hayatın içinde değil sanıyorduk kendimizi. Bizim hiç belamız ya da hiç sorunumuz yok gibiydi. Akşamdan kalıyorduk o evde, sabaha çıkmak için bazen hiç uyumuyor, alkol alıp oynun oynuyorduk. Bazen şanslıydık, birden bir çok kadın gelip gidiyordu eve. Bazen hiç kimse olmuyordu.
5 litre kaçak rakı alıyorduk. Üç kişi, bir ayı doldurmadan bitiriyorduk. Doğum günleri, tiyatro kutlamaları, aşk acıları, hepsini birden bir evde yaşıyorduk. Bazen çok fazla insan oluyorduk, bazen çok azalıyorduk. Güzel gidiyordu her şey. Olduğudan daha güzel.
Yıl başı soğuk ve ölüm haberleriyle geçiyordu. Manisa’da bir işe girmiştim. Param vardı cebimde. Hoca da toplanıp batak oynayacaktık gene. Ben, Ozzy, Hoca. Kendi evimiz de yemek yedik. Sonra herkes kendi içkisini alıp eve geldi. Bir 70’lik viski almıştım. Planım onu içip ”Ölüm Vardıyası” oyunum için taslak hazırlamaktı. Toplandık. Salon geniş ve perdeleri eski tiyatronun sahne perdesindendi. Orta da bir masa vardı sadece. Ve evin insana güzel gelen kendine has bir kokusu vardı. Büyükçe terasa harikulade ince yağmur yağıyordu ben içeriye girmek için kapı da terlik ararken. Sonra kapı da kız ayakkabılarına rastladım. Aldırmadım. Turuncu terlikleri giyip mutfak kapısından girdim. Şişeyi dolaba koydum. Yeşil uzun bir ceketim vardı, yeni almıştım. Bir sandalyeye onu koydum. İçeriye girdim. Sema vardı ufonun yanında. Ayakkabılar ona aitmiş. Sakindim. Sema da ekiptendi. Ama burada olmasına şaşırmıştım. Sadece biz üçümüz burada olacağız diye bekliyordum. Sonra selamlaştık.
”Sakıncası yoktur umarım.” dedi hoca.
”Niye olsun ki? Sonuç olarak ev senin hoca.” dedim.
”Sonuç olarak planı sen yaptın.”
”Olabilir. Tuhaf sevgilisi gene kapıya dayanıp bana mutluluklar dilemesin de. İstediği her şeyi yapsın.” Sonra kahkahalar atmaya başladık. Sema ile eski sevgiliydik. Aramız da bir sorun yoktu ama segilisinin kıskançlıkları ve dengesizliklerinden durmadan ayrılıp, barışıyorlardı. Bir kaç hafta önce gene gelmişti Sema, sonra bizimle oturup oyun oynarken çocuk bir kaç kere kapıya dayanmıştı. Sema’nın hatırı var diye kimse bir şey dememişti. Şimdi oturunca karşımıza tuhaf olmuştum. Planı onunla diye biliyorduk.
Sonradan Onat dahil oldu. İçmiyordu hiç bir şey. Sadece oturup bizimle olmak istedi. Oyuna dahil oldu. Ben içeriye girip meyve tabaklarını hazırlıyordum. Sema yardıma geldi. Sonra aramız da biten, hiç bir tozu ve büyüsü olmayan konuşmaları canlandırmaya başladık tekrar. Birden oluyordu. Minyon hali ve elma sıcaklığındaki yanaklarıyla konuşuyordum, Civciv gözleri vardı. Pek sık bakamıyordum.
”Sen çocukla değil miydin?”
”Gitmek istemedim. Hıyar arkadaşlarına katlanamıyorum.”
”Güzel karar. Gece burada mı kalacaksın?”
”Evet. Sen?”
”Belli değil. Kuzenim evde beni bekliyor.”
”Bu kalmaman için bir neden değil.”
”Şeytan.”
”Bence bu akşam burada kalmalısın.”
”Bence de bu akşam burada kalmalıyım.”
Onlar masa da oyun oynarken ben de mevye tabaklarını getirdim. Sonra viskimi sek ve hızlı bir sekilde yudumladım. Aklım da bir şey yoktu. Sadece Ölüm Vardıyası’nın nasıl bir oyun olacağını kestirmek istiyordum. Zaman ilerledi. Masa da bir köşeye geçtim. Oradan kalkıp Sema’nın yanına oturdum. Viski bitiyordu ve herkes köşesine geçiyordu. Ozzy, Onat’ı evine bırakmaya götürdü. Hoca mutfağa gitti. Sonra birden bir kaç yıl öncesine gittik. Bir birimize bakmadan konuşmayı biliyorduk. Konuştuk. Uzun ve ıslak bir konuşma oluyordu.
”Özlenilesi.” dedim.
”Nasıl yani?”
”Bilmiyorum. Şuan çok tuhafız.”
”Boşver.” Uzun öpüşmeler ardını okşamalara bırakıyordu. Siyah bir kot giymişti. Elimi daldırdım. Yeterince ıslaktı.
”Şimdi değil” dedi.
”Ne yaptığımızı bilmiyorum ki?” dedim. Sonra çekildik. Hoca girdi içeriye. Elinde bir bardak çay.
”Oğlum geçin içeriye!”
”Anlamadım” dedim.
”Geçin diyorum içeriye. Benim odama.”
”Saçmalama hoca.”
”Sus. Sana kalırsa eve gidersin de hatta.” Sonra Sema kalkıp odaya gitti. Hoca ile baş başa kaldık. Hemen atıldım.
”Çok tuhaf.”
”Hayır. Çok konuşmayacağım. Geçen de dediğim gibi. Sadece tadını çıkarın bu durumun. Güzel şeyler olmuyor artık. Savaşlar yakındır. Bir birinizi istediğinizi biliyorum. Gelip bana söyledi. Sadece şu anı yaşayın. Yarına çıkmak kolay değil artık.” Kalan son viskiyi de yudumladım. İçeriye girip kapıyı kilitledim. Masanın üstün de bir paket prezervatif vardı. Soyunmuştu. Yatağa uzandık. İçeri de ufo yanıyordu, kırmızıydı herşey. Bir duygu yoktu ortada, sadece mekanikti her şey. Bacakları, öpüşleri, kadınlığı. Duru bir hali vardı. İstemiyordum böyle bir yatağı. Onu da istemiyordum. Uzun zaman üstüm de zıpladı. Harika darlıktaydı ama boşalamıyordum. Sonra çıkardım. Prezertatif yırtılmıştı. Sonra yana devrildi.
”Devam etmiyor muyuz?” dedim.
”Yoruldum.” İçim de bir zafer vardı. Ona karşı hep bir öfkem vardı. Onu kusmuş gibiydim. Öylece durup uyumayı bekledim. Mutluydum. Ona istediğini vermemiştim. Sıkmıştım kendimi.
Sabahına erkenden gittim. Sonra da bu olayın üstünden hiç konuşulmadı. Orada, o oda da kaldı. Oyun yaklaşıyordu. İç savaş sinyalleri veriyordu baştakiler. Oyun fazla politik göndermeler ve durumlar içerdiğinden hiç bir yer kabul etmedi. Öyle durup bekledik. İnsanlar bir birlerini yiyordu sokak ortasında. Kadınlar ortalıktan çekilmişti. Kediler ve köpeklerde öyle. Kışın hali bir türlü gitmiyordu. İnsanlar ‘siz’cilik ya da ‘biz’cilikle bir birlerine saldırıyordu. İnançlı olan ya da olmayan, bizden olan ya da olmayan, kadınlar ya da erkekler. Herkes olduğu yerden nefret soluyordu. Nedenini bildiği ya da bilmediği bir nefret. Aynı asfalttan geçiyor, aynı havayı soluyorduk. Gözlerimiz göz, ellerimiz eldi. Ama insan olarak ne olduğumuza dair kimsenin bir fikri yoktu. Yavaş yavaş şeriat sesleri ayaklanıyordu insanların ağızlarından. Tiyatro kapandı. Sanat merkezinin sahibi iyi bir adamdı. Hasan hocanın komşusuydu. Mekana yapılan saldırılar sonucun da en fazla bir ay direnebildi. Direnebildik.
Manisa’daki işten ayrıldım. Köpek gibi çalıştırıyorlardı. Yaza kadar ev de oturup biriktirdiğim parayı harcayacaktım. Pilanım buydu. Sokağa çıkma yasağı vardı. Akşamları hoca da toplanamıyorduk. Alkol almak için artık paramız yetmiyordu. Zam üstüne zam geliyordu her keyfimize. Hastaneler kapanıyor, kıraathaneler kapanıyor, futbol sahaları yıkılıp yerine dini motifler kuruluyordu. Sevgiler de öyle, komşular da öyle oluyordu. Kimse bir diğerinin açlığını umursamıyordu. Siz’cilikle biz’cilik kimseye yaramıyordu. Yaz bir türlü gelmiyordu. Soğuk, olduğundan daha soğuk oluyordu.
Ozzy’nin abisi askerden döner dönmez tecilini bozdurup askere gitti. Beklemediğim bir durumdu. Çocukluğumdan beri bir kere bile ayrı düşmemiştik. Bir yıl olmuştu ben askerden geleli. Şimdi o gidiyordu. Aksam sokağa çıkma yasağı olduğundan öğleden sonra garaja gittik. Tokat 48. Piyade Eğitim Alayı’na çıkmıştı acemi birliği. Tokat’a uğurladık. Birden olduğumdan bir kaç kat daha eksik durdum. Herkes giderken biraz daha oturdum garajda. Bir yarım ekmek döner yedim. Sonra bir kaç saat kadar daha oturup giden ya da gelmeye, duran herkesi izledim. El sallamanın ne kadar kırıcı bir hareket olduğunu anladım. Otobüslerin neler taşıdığına hayran oldum. İnsan değildi giden. Giden herşeydi. Bin bir duyguydu, yaştı, hayaller ve küskünlüktü taşıdıkları. Bir insan olsaydı giden üzülmezdik herhalde. Sonra o içinde kimsenin duymadığı ses gümledi birden. Bu hayattaki en kötü şey; bizleriz. Kendimizden başka, hiç kimsemiz. Hatta en çok da şu kimsenin duymadığı, o soğuk ses gümlüyordu içimde. Milyon insanın içinde konuştuğu, kimsenin duymadığı o ses. En kötüsü o. Seni felakete iten de o, seni felaketten kurtacak olan da o. Belli belirsiz olan her şey onda başlayıp, onda bitiyor. Hatta onun yüzünden ölüyor, onun yüzünden sevişiyoruz. Ses yüzünden. Tarihi de o ses yazdı. Tarih olanı da o ses yazdı. Bir adı yok. Bir şekli de. Sadece ”O” diye sesleniyoruz. İnancımız da o. Belki beceriksiz, belki deha. Biz bir sonuç istiyoruz diye, bize bir cevap vermiyor. Anlıyorum onuda. Güzel bilmece. Kim hemen anlatmak ister ki? Basit olanla besleniyor. Ve bu güzel bir yansıma. Bir tanrı o. Bir peygamber. Bir çarmıh. Ve bir kıyamet o.
Kış bitiyordu. Evde götümü büyültmekten sıkılmıştım. Tekstil de bir iş buldum. Depo da. Tiyatro yoktu, bir kadın yoktu, bir arkadaşım yoktu yanımda. Tatlı bir yanlızlığım vardı cebimde. Hocamın öğrettiği şeyler vardı elimde. Hayatlarımız korkunçtu, insanlarımız da, aralarında olmak öldürse de beni. Katlanılabilinir bir şeydi bu. Mecburdum buna. Yapmacık bir samimiyetim yoktu, doğuştan sıcak kanlıydım. Girdiğim her ortama alışıyordum. İşe de öyle başladım. Sıkılmıyordum. Çok fazla kadın vardı. Çok fazla kalça vardı etrafta. Keyifliydi. Sabah servis kapımdan alıyor, akşam kapıma bırakıyordu. Kurulmsaldı. Sigortam yapılmıştı. İşi öğrenmek gibi bir amacım yoktu. Sadece tiyatro oyunları yazıp, sevdiğim işin peşinden koşmak istiyordum. Çalışmak güzel kumbaradır. Bir kaç ay sonra Hasan Hoca aradı. Öğle molasındaydım.
”Çakal napıyorsun?”
”İyi muhtar sen?”
”İyi. Ne diyeceğim sana. Gidiyorum ben. Bu, iş yerini devrettim. Borçları kapatacak kadar yetti. Ee tiyatro da yok. Siz ve dertleriniz de yok. Kadın desen o da yok. Pasaport işleri de tamam. Vizeden de şimdi haber geldi. Irak’a gidiyorum. Abimin yanına. Oradan da Ukrayna’ya gideceğim. 80 döneminden bir kaç arkadaş var. Uzun zamandır çağırıyorlardı. Bu işler olduğundan beri hiç kimseye zaman ayıramamıştım. Şimdi kuş gibiyim.”
”Üzüldüm. Yorgun duruyordun zaten. İyi gelir tatil.”
”Tatil amaçlı bakmıyorum. Dönmeyeceğim.”
”Ne? Niye?”
”Ee yeter. Bu kadar savaş yordu beni. Dinç hissediyorum şimdi kendimi.”
”Anladım. Ne zaman gidiyorsun?”
”Şimdi. Uçağım kalkacak bir 15-20 dakika sonra.”
”Üzdü. Özleyeceğim seni. Her şey için, öğrettiğin herşey için eyvallah.”
”Ben bir şey öğretmedim, sadece yol gösterdim.”
”Açtığın yoldan, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime and içerim.” Gülüştük. Sonra kapattım telefonu. Boğazım da bir sancı başladı. Öylece durup bir sigara daha yaktım. Çardakta oturuyordum. Yağmur dinmişti. Hayatta her şeyin bir biriyle olan bağlatısını anlamaya çalışıyordum. Irak da savaş vardı, Ukrayna da savaş vardı. Hasan Hoca’nın ilkeleri vardı.
Zaman buldukça Ozzy’i arıyordum. Durumunun boktan olduğunu söyleyip hayıfalnıyordu. Bir hafta sonunda acemiliği bitmişti. İzine gelmeyip direk usta birliğine gitti. Ağrı-Doğubeyazıt, Sultantop Hudut Karakolu’na gitti.
Zaman bir şekilde kendi kuralına göre hareket ediyordu, yaşantılar karşı duruyordu sadece. Benim yaşantım neresindeydi bu hayatın? Bu yalnızlığım neredesindeydi? Soru sorup sadece kendimle konuşmaya alışıyordum. İçimdeki sesle aram iyiye gidiyordu.
Bir kızla tanışıyordum iş yerinde. Sakin bir şekil de zehirliyorduk kendimizi. Sevgi ya da tutku sonradan gelir diye fazla üstümüz de durmuyorduk. Akıllıydık. Ona karşı dürüst oluyordum. Ellerinden ya da gözlerinden ya da onu kadın yapan her direnişine tapıyordum. Saçlarına hayran kalmakla başladım. Beyazdı. Yirmi yaşlardaydı ama bir nedenden beyazdı. Gözlerinin torbaları ağlamaktan kabarmış, annesi ve köpeğinden başka bir ailesi yoktu. Fiziken muazzam kıvrımlara sahip. Ve kimden çaldığını bilmediğim bir kahkaha barındırıyor. Bir birimize dokunacak kadar güzel bakıyoruz. Kimsenin olmadığı bir vakit her yerimize baktık. Kaliteliydi. Bir havası vardı. Fırtına gibi esiyordu üstümde. Yetişemiyordum ona. Sevgilisi vardı. Aşık oluyordum. Bir gün gelip karşıma dikildi.
”Haftaya nişan var. Gelecek misin?”
”Haftaya sen kez mi düzüşeceğiz?”
”Öyle olacak galiba.”
”Bileklerini ve sarılmalarını özleyeceğim ve muazzam harikalar diyarını da.”
”Azdırıyorsun gene.”
”Son dakikaları oynuyorum.” Sarıldı. Kuytu bir yerdeydik. Rafların sonunda. Ben asansörden inerken yakalamıştı beni. Çekip konuşuyordu. Sarılırken üzüldüm. Gidebilecek kadar yakın duruyordu. Konuşmalarımdan kızarıyor, her eylemime hareket uyduruyordu. Kimseye aldırmadan öylece durduk.
”Senden bir şey isteyebilir miyim?”
”Ufak bir parçamı hemen verebilirim.”
”Öyle değil. Şimdi ben istemediğim bir adamla evlenip annemi mutlu edeceğim. Eğer oldu da zaman geçer, sen tiyatro oyunlarını satıp beni unutmazsan. Sana gelebilir miyim?”
”O zamana da böyle böğürtlen gibi kokacaksan gel.”
”Seni seviyorum. Cidden seviyorum. Her ne kadar annem hayatımı sikse de.” Dedi. Sonra her zaman ki ayrılık öpüşmesini tamamlamak için bileklerinden öptüm. Sevgisinden şüphem yoktu. Yanaklarından ya da gözlerinden de. İlk defa birinden korkmuyordum. Doğaldı. İçinde olan sevgiyle hareket ediyordu. Babasını sekiz yaşında kaybetmişti. Mart 8’de. Bir aya kalmadan ogün evlendiler.
Düğüne gitmedim. Oturup Ölüm Vardıyası’nı tamamladım. İçmedim de. Balkonda, zulam da biraz votka kalmıştı sandığın arkasından çıkarıp şehre doğru tuttum. Güzel bir kaç şey söylemem lazımdı. O kadar ihişamlı durmadığından mı bu kadar boktan hissediyorum. Bir birimize benziyoruz. Hatta çok benziyoruz. Sahibimizi biliyoruz. Benimkiler uyuyor. Seninkiler yukarıdan seni seyrediyor. Senin de her gün tam ortana kazık çakıyorlar benim de. Benim kasık fıtığım var ama senin yok. Belki de var, bilmiyorum. Sonra… Mesela senin de kadınların oluyor benim de. Ne kadarını özlüyorsun bilmiyorum ama ben şuan sadece bir tanesini özlüyorum. Arkadaşlarına söylemeni istediğim bir şey var; öylece herkes gidiyor ki alışamıyorum. Bazen sana gökdelen dikiyorlar ya, öyle ağır ve büyük geliyor ki bana. Kaldıramıyorum. İstediğim şey, annem ya da babamı kendinde saklacakken söyle, bari bunu bileyim. Teşekkür ederim ışıkların için. Ha! Bir de oyunlarım satılsın yoksa açlıktan kendimi sigortayla avutacağım.
Ertesi gün Ozan abi aradı. Ozzy’nin abisi.
”Koçum neredesin?”
”İşteyim abi.”
”Tamam izin al. Bize gel.”
”Kötü bir şey mi oldu?”
”Başımız sağolsun kardeşim.”
”Ne?” Konuşamıyordu. Olduğum yere yığıldım. ”Ölmüş. Kardeşim ölmüş” diye sayıklayıp rafları tekmeledim.

Paylaş
Önceki İçerikGüneş Kırığı
Sonraki İçerikHAYALLER ÇOK GÜZEL