HENÜZ TANINMAMIŞ BİR YAZAR HAKKINDA


Ağustos’un ilk günü Nurkan’ın doğum günüdür. Her zaman öyle de olmuştur. Kutlamak için bir plan yapılmıştı. Buca da ‘Sini Köşk’te küçük çaplı ama kıymetli bir doğum günü pilanlamıştı sevgilisi. Boktan geçen iş günümün ardından eve servisle dönüyordum gene. Siyah tişörtlerimin hepsi yıkanmıştı. Deri ceketim de yırtıklar vardı. İstediğim gibi giyinememiştim. Zamanın da annem renkli seviyor diye aldığım pezevenk tişörtünü ve soluk mavi renkli kotumu giydim. Bir duş aldıktan sonra Fıçı ile birlikte yola çıktık. Bizim evden yaklaşık yirmi dakika sürüyordu. Yürüseydik eğer. Otobüse bindik. Belediyeden bir durak önce inip yürümeye başladık. Yolda Fıçı ile makara yapmaya başladım. Yorgundum ama gülemeyecek kadar değil.
”Şu halime bak! Palyaço gibiyim.”
”Nerede senin on liralık tişörtün?”
”Yıkanıyor şuan”
”Solmasın?”
”Çeker diye korkuyorum. Solsa daha güzel, benim kadar sefil dururlar.”
”Gene tiyatrocu gibi konuştun.”
”Ne sandın salak.” yürüyüp gülmeye devam ediyorduk. Fıçı durup durup aynı espirileri yapıyordu.
”Şimdi gidip pon pon kızlar gibi mi olacaz orada? Ooo iyi ki doğdun Nurkan falan mı diyeceğiz?”
”Büyük ihtimal. Ama Nurkan sevmez böyle şeyleri.”
”Aynen öyleymiş. Kim kimiz şimdi?”
”Bilmiyorum.”
”Bir şeyi de bil be, tiyatrocu olan sen değil misin? Doğaçla bir şeyler?”
”Yorgunum.”
”Siktir git.” Onu sinir etmek güzeldi. Sonra Ayşe aradı, gelmeye yakın. Vardığımızı söyledim. Ardından Ozzy aradı. Kapı da bizi beklediğini söyledi. Buluşup içeriye girdik. İlk defa giriyordum böyle bir yere. Kapıdan oturacağımız yere kadar anason kokuyordu. Sevmiştim kokusunu. Doğaldı her şey. Ağaçlar bile. Birleştirilmiş iki masanın tam ortasına oturdum. Ayşe’nin kız arkadaşları sağım da, Ozzy ve Fırat solumdaydı. Nurkan’ın ortağı da Nurkan’ın sağında ve Ayşe solundaydı. Bir birlerini sevdiklerini oturma şeklinden belliydi. Nurkan sevmezdi sürprizleri ama Ayşe solunda durduğundan olsa gerek mutlu duruyordu. Uzun zamandır onu; Birini soluna koyacak kadar iyi görmemiştim. Tebessüm ettim. Bu güzel bir şeydi. Rakılar ve yemekler gelip gidiyordu. Buzlar ve şalgamlar da öyle. Sohbetler ve kahkahalar ve mutluluklar da öyle. Bir an’ı yakalamış gibiydi herkes, birden bire gelebilecek bir an’ın tatlı kokusu vardı masa da. Biliyordu herkes. Zaman ilerleyip duruyordu. Dur durak bilmeden rakı bitiyor, bir yenisi doluyordu. Yanım da ilk zamanlar da tanıdığım kızlar duruyordu. İki kişiydiler. Duygusal olarak bir birlerinden uzak ama bir o kadar akıl da kalıcı yüz hatları vardı. Merak ederdim böyle kırışıkları. Rakılarını içip ismimle dalga geçmeye başlayan kıza yönelmedim. Onda saklı bir kaç bir şey vardı, yarım gülüyordu çünkü. İkisi aynı kıyafeti giymişlerdi ve gecenin sonuna doğru ‘Pink’ adın da bir yere gitmek için ben ve Ozzy’ye ısrar da bulunuyorlardı. Sarışın olan durmadan adımdan söz açıyordu. Sıkılmıyordu. ”Ogün bugün, ogün bugün” diye başımın etini yiyordu. Yirmi bilmem kaç yıldır aynı şakanın altındaydım. Alışmıştım. Sonra arkasındaki esmer, kare suratlı kızla sohbete daldım. Konuştukta elmacıklarını yaran bir gamzesi vardı. İnsanın gözünü ısırıyordu. Tuhaftı. Bana eski sevgilisinden söz edeceğinden emindim. Öyle de oldu.
”Biliyor musun Ogün” dedi. ”İnandım.”
”Salaksın” dedim.
”Çünkü inanamayacaksın ama, inanamak istedim.” dedi.
”Gene salaksın.” dedim.
”Ne yapayım. Salağım işte.”
”Ve belki de o kadife gamzelerine dokanarak, inanadırdı seni” dedim.
”Olabilir.” dedi. Bunlar olası şeylerdi. Üzülmedim. Bir çok üzülmüşlük vardı hayatta. Onun ki en ufaklarındandı. Önündeki sarışın öyle değildi. Onun bir havası, bir fırtınası vardı. Karşısına geçip bir kaç bir şey söylemek istesen bile; ağzının, yanaklarının, burnunun ya da kaşlarının yırtılmasını göze alman lazımdı. Bunlar bir kadının yaşatacağı ender yollardır. Onda mevcuttu ama zaman geçti ve benim alkol isteğim her şeyden çok önde geliyordu. Bir kadını dinlemekten bile öteye geçiyordu. Hararetli bir şekilde acılarından söz etmeye devam ediyordu, gamzeleri kendinden büyüktü. Onu dikkate alamıyordum. Sonra kalkmak için girişimler girdi araya. Güzel oldu. Mekana gitmek için tutturdular ama Ozzy kabul etmedi. Hesabı ödediler. Kapı da vedalaştıktan sonra pazar yerine çekip, ben, Ozzy, Fıçı birer tane daha bira alıp içmeye devam ettik. Sessizdik. Gece iyi geliyordu bize.
”Gece herkese iyi geliyordu. Bir çok şey sıçan gibi gündüze kaçıyor, bir çok sıçan sabah olsun diye etrafta dolanıyordu”. Bunu Ozzy’e söylediğim zaman ”Hala dışarıdayız o zaman” dedi. ”Hala bir şeylerden kaçıyoruz demek ki?” dedim. Öyle oluyordu. Bir döngü gibi; her gece dua edip alkol alıyorduk, sabaha çıkmak için. Ne kötüydük ama, ne korkusuz duruyordu maskeleriniz arkamız da, ne güzel de saklıyorduk kaçmak istediğimiz şeylerden. Hayatlarımızı biliyorduk; Ne olacağını tahmin ediyor ama aynı zaman da yanılmak için türlü saçmalıklar buluyorduk. Bir kaç tane daha bira içtik. Kafalarımız iyiyden iyiydi. Sonra kokoreç yemeğe çıktık. Ozzy her zaman ki gibi siparişi verdi.
”Ustam bize 3 yarım. Biri bol acılı.”
”Ozzy bana söyleme ikidir zehirleniyorum buradan.” dedim. ”Siktir et bir şey olmaz. Bize neden olmuyor da sana oluyor?”
”Bilmiyorum.” Geldi. Yedik. Ertesi gün iş vardı. Öğlene kadar kustum. Bir işe yaramadım. Sonra izin alıp eve gittim. Ertesi güne çıkmak için bir çok kere kusup uyudum.
Haftasonu oldu. İş yerinde bir kız vardı. Bayadır onunla birlikteyim. İstemediği bir adamla, annesi için evlenecekti. Babasız büyümüş ve bir çok açıdan duygusal duruyordu. Saçlarının ortası doğuştan beyazdı. Onunla vakit geçiriyor, aynı zaman da birini sevmenin bir çok farklı tarafını öğreniyorum. Bana kılavuzluk ediyor; sevmek, kıskanmak ve haz duymak gibi kavramların anlamlarını öğretiyordu. Kıskançlığı ve saldırgan durumu canımı sıksa da ne zaman konuşsam karşımda kızarıp utanıyor. Bunlar ele avuca sığacak şeyler. Özellikle insanların nezaketi ve saygıyı sadece bacak kıvrımlarında bulduğu bir çağ da. Asansörde kısa öpüşme ve oral deneyimlerden ve çiziklerden sonra iyicene yorgun düşmüştüm. Sırtım ısırık ve çiziklerle doluydu. Servis beklerken arka çıkışta bir sigara yakıp oturdum. Kapının eşiğindeydim. Mesaj geldi.
”Bir buket çiçek ile Sini Köşk’te bekliyorum, Ogün bugün.” Uzunca bir kahkaha attım. Gülünç değildi ama komikdi. Sarışın kızdandı. Numarasını yazmıştı. Emin değildim, kaydetmedim. Sonra beyaz saçlı kız yanıma geldi. Farkında değildim. Ben cevap yazarken okudu.
”Seni öldürürüm.”
”Biliyorum.”
”O zaman ne yazacağını biliyorsun.”
”Biliyorum.”
Yakın arkadaşımın annesi rahim kanseri olmuştu, onu ziyerete gidecektim. Bunu söyledim. Sonra beyazlı kız kolumu ısırıp uzaklaştı. Ardından bakarken, hüzünlüydü. Sarışın kız bir yandan ismimle dalga geçip yorgunluğu alıyordu, diğer yandan beyazlı kız hüzünlü bir şekilde bana sadece ona ait olduğumu simgeleyen hareketler yapıyordu. Karışıktı bir çok şey. Gündüzdü ve kaçak bir yerim yoktu.
Ozzy ile Akif’in annesini ziyarete gittik. Bir çok kere bize ”Siz de artık benim evladımsınız” demesinin ardından sık sık uğramaya çalışıyorduk. Akif’in babası ile annesi de bir çok açıdan ayrıydılar. Zamanlama hatası olarak bir arada olmuşlar. Sonra ayrılmışlar. Bir erkek çocuk ve bir naif genç kıza sahip Armağan teyze. Gözlerinin altından belli oluyor bir çok acısı ve bir çok açıdan ele veriyor gülümsemesi, ne kadar kederli bir hayata asılı kaldıkları. Her zaman ki gibi zıpırdık evde. Kahkahaları mahalle duyuyordu. ”İnsanlarla bir gülmek de ekmek kadar sıcak, ağlamak da.” Bunu bize Armağan teyze öğretmişti. Öğrettiği gibi yapıyorduk. Zaten tiyatrocuyduk. Neyi nasıl yapmayı iyi bilirdik.
Haftasonu Ozzy ile pazar yerine indik. Üçer tane bira içip oturduk. Nurkan, Ayşe ertesi günün sabahın da Antep’e dönüyor diye onunla vakit geçiriyordu. Sarışın kız da yanlarındaydı. İsmimle eğlenmesinin yanı sıra bir de yazılar yazıyordu. Eğlenceli değildi. Bir bloğu vardı. Rast gele rastlamıştım. Bir kaç yazıdan sonra yazılarının duygusu etkilemişti beni. Biri beğenir kaygısı yoktu, kelime kaygısı ya da kafiye kaygısı yoktu. İmla kaygısı yoktu. Çünkü yazıları artık hayatta bir çok kaygının olmayışıyla alakalıydı. Buram buram hasret kokuyordu. Buram buram acı ve buram buram yalnızlık kokuyordu. Bir kayıp vardı, bir babaya karşı. Çevrem de bir çok kadının bir babaya karşı hep bir kaygısı vardı. Annem de öyleydi. On sekiz yaşında kaybetmişti babasını. Bir gün onunla balkon da sigara içerken sormuştum.
”Ya Hatun, benim neden etrafım da hep annesiz ya da babasız kız var?” Annem gülmüştü.
”Babanın kaderini yaşıyorsun sende.”
”Ne alaka ya?”
”Baban da öyle hep yarım kızlarla yaşamış. Senin de öyle olacak.”
”Siktir. Göte geldik.”
”Ağzını topla.” Demişti.
Sonra biraları bitirip onların yanına gittik. Girişten üç masa ileride oturuyorlardı. Sarışın karşıların da yalnızdı. Sadece yanı boştu. Ayşe ya da Nurkan gibi değildi. Bir yanı boştu. Üzülmüştüm. Ozzy oraya oturur diye kendime sandalye çektim. Sonra yanını işaret etti. Oturdum. Birer kahve söyledik. Gelene kadar aynı espiriye devam etti.
”Ogün bugün kahve mi içeseksin?”
”Büyük ihtimal. Ve bu ara da seni makyajsız görmek nadir bir durum herhalde?”
”Yok canım, fondoten var.”
”Olabilir ama bu elmacılarındaki ben’leri gizlemene neden olmamış. Böyle iki nokta üst üste gibi duruyorlar.”
”Ciddi misin?”
”Evet. Hatta uzun bir cümle varmış gibi. Böyle burnundan devam edip diyer yanağında son bulacak bir cümle.”
”Teşekkür ederim.”
”Rica ederim.” Kahve geldi. İçmeye koyuldum. Bir sigara yaktım. Sonra Ayşe’nin gitme durumu, gelme durumu hakkında konuştuk. Falıma bakması için ters çevirip kapattım. Üzerine işaret parmağımdaki yüzüğü koyup soğumasını bekledim. Yazılarını gösterdi bana. Bir kaç tanesine denk gelmiştim. Doğal bir kaç tanesine. Ardından babasının öldüğünü öğrendim. İki yıl önce. Dün gerçekleşmiş gibi duruyordu tüm kelimeleri. Şuan da bile gerçekleşen, hatta hemen yanımda ölüyormuş hissi veren bir çok cümle vardı onda. Zamanın da gördüğüm susmaları, bir yere kaçmak için sabahı bekleyen hali, hepsini yavaş yavaş anlıyordum. Kelimeleri anlatıyordu hepsini. Makyajsız göz kırışıklıkları da. Ve gülerken kırılan yanak kıvrımları da. Epeyce dikkatli okumaya özen gösterdim.
”Yavaş okuyorsun sende ha?” Dedi.
”Çünkü cümlelerin çok ağır. Ağzım bu kadarını taşır mı diye ölçüyorum.”
”İyiymiş.”
”Seninkiler kadar değil.” Bir kaç yazı sonunda kahvem soğudu. İçinden bir şey çıkmadı. Ayşe bakıp bakıp bir şeyler aramaya çalıştı ama hiç oralı olmadım. Çünkü birini yazılarıyla dinlemeyi öğreniyordum. Bitirdikten sonra ona dönüp konuştum.
”Ve bir çok erkek bu korkuları bilmeden sana yaklaşmaya çalışıyor?”
”Evet.”
”Vay hıyarlar. Bir çok hıyar var etrafında, haberin var mı bilmiyorum.”
”Biliyorum. Hepsi aynı.”
”Ama sana gerekli olanı hiç bir zaman bulamayacaklar. Ne kadar sıcak olsada kolları, hiç bir zaman ısıtmayacak seni.”
”Olabilir. Ama kader bu, belli olmaz. Dünden bu güne çok şey değişti bende. Babasız değil de bir Adamsız olmak insanı çok yalnız hissetiriyor. Bazen tabii. Durmadan olsa annemi unuturum.”
”Durmadan olsa annemi unuturum. Güzel cümle.” Ölümün başında duranlara bedda ettim içimden. Bir kaybediş görmemiştim hiç. Bir sonsuz veda ya da elveda. Gene de korkmuştum yazılarından. Gece iyicene bastırıyordu ve kaçacak delik bulmak zordu. Birer sigaradan sonra kalkıp kokoreç yemeğe gittik. Önden sıcak midye geldi. Sonra birer yarım kokoreç. Ozzy’ye gene aynı cümleyi kurdum.
”Ozzy siktir et, üçtür zehirleniyorum. Boşver yemeyeyim ben.”
”Yiyeceksin. Oğlum bize neden bir şey olmuyor?”
”Cidden size neden bir şey olmuyor?” Yedik. Herkes eve dağıldı. Vedalaştık Ayşe ile. Sonra bir kaç biradan sonra eve girdik. Sabah saat dört gibi tuvalete koştum. Oluk oluk terlemiştim. Kusmaya başladım. Siktiğimin kokoreçi diye geçirdim içimden.

Paylaş
Önceki İçerikYürüyüş
Sonraki İçerikölümlüler