Genç Werther’in Kamışı


Genç Verder’in Kamışı
”Cuma, cumartesi gelebilecek misin?”
”Geleyim şef. Sorun değil.”
”Tamam yazdım seni. Dev-sel’den koliler gelecek alır açarsın.”
”Tamam. Sorun değil.”
Bayram arifesiydi ve dediği günler de kimse yoktu koca fabrikada. Planım güzeldi. Gelirdim. Hikayem üstünde çalışırdım. Tiyatro siyasal nedenlerden dolayı kapatıldığı için, ezber yapmazdım. Kargo geldiği zaman da alır açardım. Güzel olacaktı kimsesiz olmak. Seviyordum böyle an’ları. Bana benimle tanışma fırsatı doğuyordu. Diğer türlü ev de kalıp, kitap ve bilgisayardan başka bir halt etmeyecek, ara da kardeşlerimle bira içecektim.
Tuvalete çıkarken karşıma çıktı. Alışamıyordum hala karşıma çıkmasına. Soğuk kanlılığımı korudum. Kalp atışlarımı duymamasına seviniyordum. Bunu belli eden bir gülümseme vardı suratımda. Aynı çocuk kollarını, aynı çocuk belinde toparladı, ayakları bir birine dolanıyordu gibiydi. Gözlerime bakarken yakaladım. Hızla gelişiyordu. Zamanı görebiliyordum ona bakarken.
”Cuma, cumartesi geliyor musun sen? Çünkü bir kişinin kolileri açması lazım. Benim de örnek almam lazım. Sen kalıyor musun? Yoksa başkası mı kalıyor?”
”Ben geliyorum merak etme.”
”Oo o zaman baş başa kalacağız demek.”
”Evet. İstediğin kadar boynumdan öpebileceksin.”
”İstediğim kadar mı?”
”Çişim var. Şuan tuvalete gitmem lazım.” Başımdan savurmaya çalışırken aynı zaman da yanımda durmasını istiyordum. Ne garip şeydi bu kadın. Saçlarının ortasındaki doğal beyazlık ne güzeldi, hayran bırakıyordu kendine. Ben bırakamıyorum kendimi ona. Tuvalete çıktım. 5. kattaydı, yemekhanenin sonunda sağ tarafta. 4 tuvalet vardı. Sadece sonundaki alaturka değildi. Oturabiliyordun. Her zaman ona geçerdim. Dünden kalmalar da bile kusmak için oraya girerdim. Oturdum. Olacak olan ya da olması gereken ne varsa onu düşündüm. Beni düşündürtüyordu. Aklıma bir yere bir iz bırakmaya çalışıyordu. Günler süren ruj izlerini silemiyordum, elime bıraktığı izleri, koluma çizdiği kalp şekilleri, sırtıma bıraktığı diş izlerini. Sahipleniyor muydu? Yoksa ona veremediğim tepkileri mi merak ediyordu? Bir sırrım yok diye bağırmak geldi içimden. Sonra aşağıya indim. Çıkış zilinin çalmasına az kalmıştı. Kapısının önünden geçtim tekrar. Seslendi.
”Pişt”
”Söyle” böyle cevap vermemem lazımdı. Yanına giderken hazırlamalıydım cümlelerimi. ”Pişt mi? Bana bak. Ya da bakma, bakınca karşılık veriyorum. Bir sırrım yok, olduğum gibiyim. Öyle kızarma karşımda bir şey demedim henüz. Ama istersen bir çok şey söylerim. Ağzım benden daha yakışıklıdır. Ama isteme.” Bocalıyordum yanına giderken. Söylediğim her şey söylediğim yerde kalıyordu. ”Efendim” dedim.
”Sarılalım mı?”
”Neden?”
”Ee görüşemeyeceğiz kaç zaman”
”Sarılalım” Lastiklerin kalitelerine bakıyordu, sıralı bir çok araba vardı. Hemen arkasındaydık. Kimse göremiyordu. İyi bir zamandı. Sarıldık. Belinden kavradım. Tamamen yapışıktık. Kokusu dans ediyordu her yerimde. Biradan daha güzeldi. Uzun uzun başlarımız birer omuza dayandı. Sonra yer değiştirdi. Sonra ayrılamadım. Öylece yüz yüze duruyorduk. Eksik bir kaç nokta vardı, bir birine değmeyen. Onlar can çekişiyor gibiydi.
”Şuan burada ölebiliyor muyuz?” dedim.
”Bilmem. Ölebiliyor muyuz?”
”Ayrılsak iyi olacak. Yoksa tamemen orada yaşamaya başlayacağım. Yerleşik hayata hazır değilim.” Ayrıldık. Şok olmuştum. Nasıl da uymuştu ellerim beline, nasıl da uydurmuştu başını omuzuma.
”Gitsem iyi olacak. Yoksa kendimden geçeceğim.” dedim, uzaklaştım. Ama kalbimde buz tutan bir kaç yer vardı. Şefin sesiyle kendime geldim. Kargo gelmiş. Almaya gittim. Traspaleti alıp lojistiğe doğru gittim. Önünden geçerken bakmadım. Etiket logoları gelmişti, onları aldım. Dönüp bıraktım. Gene bakmadım. Seslendi. Duymamazlıktan geldim. Duyduğumu biliyordu. Kulağımın ona kesik olduğunu biliyordu. Malı bıraktıktan sonra yanına gittim. Lavabo vardı yanında. Ne zaman çalışsa orada her zaman ya ellerimi yıkama bahanesiyle ya da burnumu silme bahanesiyle giderdim. Görmek için. Ellerimi yıkamaya gittim.
”Sana seslendim neden duymuyorsun beni Şerit?”
”Şoktayım hala, ondan”
”Neden?”
”Sarıldık ya. Hiç beklemiyordum.”
”Gel bir daha sarılalım. Belki geçer.” geçmez. Sarıldık. Beli incecikti. Ellerim çabucak oturdu oraya. Uymaya başlıyordu parçalarımız. Fark ettiğim de hemen ayrıldım. Sonra bir şey demedim. Uzaklaştım. Çıkışa kadar görmedim.
Herkes bir biriyle bayramlaşmaya başladı. Sonra da servise binip eve geldim. Cuma günüydü. 1 hafta boyunca evdeydim. Annemle babam Bursa’ya dayımın yanına gittiler. Bayram boyunca ev bana ve kardeşlerime kaldı. 1 haftayı hatırlamayacak kadar çok içtim. Aklıma bir kaç kere geldi. Aramak ya da sormak da geldi. Ama o an sarhoş kalmak bana her şeyden daha muazzam geliyordu. Başka biriydim. Kendim olmak istemiyordum. Aklım kemale erdiğinden beri, hiç kendim olmak istemedim. Aksine olacak o kadar çok insan vardı ki: kendime gelene kadar, başkası gibi olmayı seçmiştim. Bu yüzden aklıma pek gelmiyordu. Sadece şekerci dükkanı tadındaki o kokusu vardı buram buram. Onu hatırlayınca: hayatta bazı anların sana hediye olduğunu ve taşıyamayacağın kadar ağır olduğuna inanıyordum. İnandım. Avutmayı sevdim hep. Kendimi, kendimde olan bir başkasını. Çünkü ben: bu hayatta kendi çaresizliğiyle övünen ender adamlardan biriyim.
1 hafta alkollü ve baş ağrılı ve kokoreçle geçti. İş yeri maaşların yarısını arife de yatırmıştı. İyi olmuştu bu. Yaklaşık 700 lira para vardı. Artmıştı da Alsancak Kervan Pasajı’nda sürüsüne ucuz alkol vardı. Üç ya da dört şişe 100’lük votka almıştım. İyi gidiyordu. Hikayeler çıkartıyordum sürüsüne. Hepsi de komikti. Hayattan pek bir beklentim yoktu. Askerdeyken konuşacak kimsem olmadığından, yazmaya başlamıştım. Bir umut bir şeyler olur diye de kendime ve kardeşlerime hikayeler uyduruyordum. Eğlenceliydi.
Perşembe gecesi az içmiştim. Erkenden sızdım. Sabah temiz uyandım. Gözlerimin altı şişti. Çok uyumaktan olsa gerek. Aradı beni. Açmak istemedim. Açtım.
”Günaydın, canım ne yapıyorsun?”
”Kapıdayım. Servis gelecek mi?”
”Gelecek. Beni alacak birazdan. Zaten bir sen bir de ben varız.” derken, Mustafa ağabey geldi. Şirket arabası vardı ondan. Korna çaldı. Yanına gittim. ”Bir dakika bekle. Ya da bekleme sen bin. Beni Mustafa ağabey götürecek. Ora da görüşürüz.” ”Tamamdır.” Mustafa ağabey fason’daydı. Bayram tatili bitmiş ama yıllık izini olmadığı için çarşamba, perşembe ve cuma günü de çalışmış hatta çalışıyordu. Ufak bir adamdı. Gülünce ön dişlerinin porselen olduğu anlaşılıyordu. Sevecen bir adamdı. İlk defa onu kısa kollu bir üst giyerken görmüştüm. Kolların da ne çok dövme vardı.
İş yerine geldik. Oturduk çardakta, kahvaltı yapmazdım sabahları, sadece bir sigara içer ya da bir bardak kahve. Oturup çardakta sigara içip günün nasıl geçeceğinin tahlillerini yapıyordum. Temizlikçiler vardı, bir de Manisa’ya mal götüren dişsiz sıska bir adam vardı. Kendi aralarında makara yaparken, gelmesini bekliyordum. Beş dakika sonra servis girişte durdu. Tek o indi. Kırmızılar içindeydi gene, üstü kısa ve dekolteydi. Dudakları da öyle. Olabildiğine bana dekolte gelen dudakları vardı. Sabah sabah güzel geliyordu. Hafif kambur yürüşüyle çardağa geldi. Birer nescafe içtikten sonra işe başladık. Fason da bir kaç kişi vardı. Onlar da yok sanıyordum. Bir tanesi ona yardım etmek için gelmişti. Ben de ışıkları yakıp deponun içine daldım. Saat kaç gibi gelirdi kargo bilmiyordum. O yüzden zaman geçirmek için masama oturup bir hikaye yazmaya başladım. Sercan’ın ölümü hakkın da bir hikaye çizmiştim kafamda onu yazmaya çalışıyordum. Hızlı ve akıcı gidiyordu ama, durmadan aklıma geliyordu. Odasından çıkıp gelmesi için dualara baş vuruyordum. Olmuyordu. Sonra saat 10 gibi lojistiğin kapısına gittim. şarj aleti almak için. Girişe dizili kolileri görünce korktum. Kargo önceden gelmiş. Bugün ve yarın gelecek olanları düşündüm. Yorulmaya başladım. 21 koli vardı. Açmam on beş ya da yirmi dakikamı alırdı. Traspaletle çektim hepsini. Her zaman ki köşeye yığdım ve açmaya başladım. Bitince haber vermemi istedi. İstediği gibi yaptım. Odasından çıkmıyordu, ona yardıma gelen kadınla lak lak ediyor, gülüyordu. Sinirlerimin bozulmasına izin vermemek için pek umursamadım. Ama ben buradaydım. Biliyordu. Gelip karşıma dikilip durması bile yeterdi. Güzel cümlelerim vardı ona karşı. Yüz kızartan bir çok harf biliyordum, durmadan ona konuşmam gerekiryormuş gibi bir halim vardı.
Kolileri açtım, lastikleri dizdikten sonra, o da öğle yemeğinden dönüyordu. Lastiklerin: kutularının arkasından parçalar alıyor, sonra onların kalitesini kontrol ediyordu. Bana sesleneceğinden adım gibi emindim. Masama gidip hikayeme devam ettim. Uzun zamandır kağıda yamıyordum, iki sayfa da bir bileğim ağrıyordu, ovmaktan sıkılmıştım ama hikeye harikulade gittiği için yazmaya devam ettim. Sercan’ın çocukluk hikayesi hoşuma gitmişti, inşattayken ona tecavüz eden bir ustası vardı. Yüzün de hiç bir renk olmayan bir çocuktu Sercan ve köpek dişleri öne doğru çıkıktı, durmadan yediği dayaklardan aptallaşmıştı. Lise hayatı boyunca iki kere kürtaj olan bir ablası ve sokakta renga renk çiçekler satan annesi vardı. İnce Mehmet lakaplı bir de babası vardı. Alkolik oto tamirciydi. Hikayeyi yarılamıştım. Bitirmek istemiyordum, uzun bir yazı olsun istiyordum. Derken çağırdı. Sinir bozucu olmuştu ilk defa.
”Şerit?”
”Hikaye yazıyorum. Ne oldu?”
”Şerit baksana bir”
”Gelemem şuan” yanına gittim.
”Ne oldu?”
”Yardım eder misin?”
”Hayır.”
”Neden?”
”Sen bana yardım etmedin. İçerde oturup lak lak ettin. En az benim de yardıma ihtiyacım vardı.”
”Ben geçen haftanın lastiklerini ayırıyordum, kadın da bana yardım etti. Yemin ederim.”
”Olsun. Gene de gelebilirdin. Neyse kaçtım ben.”
”Ara ara gel. Canın sıkılırsa.”
”Bakarız.” Köşeyi dönüp masaya gidiyordum. Bağırdı.
”Özle beni.” güldüm. Hikayenin başına oturmuştum. Sadece oturmakla kalıyordum. Bir kaç satır daha karaladım. Sonra iki kere ard arda su doldurmaya çardağa çıktım. Sigara içtim. Tekrardan yanından geçtim. Aslın da öğleden sonra olmuştu, kargo gelmezdi bu saatten sonra, eve gitmeyi düşündüm. Sonra hikayemin burada daha sakin bir şekilde çıkacağına karar verdim. Hem o da buradaydı. Yazmadım. Bir kasa alıp yanına gittim. Ufak gri bir kasa. Karşısına oturup sohbet etmeye başladım.
”Kolay gelir umarım.”
”Sağol tatlım.” sonra bana bakışlarının altı, hareketlerinin kıvraklığı, hepsin de adım geçiyor gibiydi. Ben öyle anlıyordum. Tatilden söz ettik. Sonra birden diğer arabaya geçerken makası ters çevirip açtı, açık yerine dilini soltu. Zarflıyordu beni. Sonra, gelen onca suskunluğumu bozmaya başladım.
”Bence sen bana kur yapıyorsun?”
”Nereden çıkardın bunu” derken kızarıyordu.
”Bilmiyorum. Bence küçüğünden bir şeytan var sende.”
”Sen de yok ama. Çok ulvi takılıyorsun. Daha doğrusu çok sakinsin. Konuşmaların çok tuhaf. Kimi zaman sadece ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum.”
”Şeytanlık konusunda ders verebilirim. Sadece insanlarla samimi olmayı sevmiyorum. Çıkar konusunda harika dersler verdiler bana. Bu yüzden pek umurumda değiller.”
”Bu konu da sana hayranım.”
”Bana her konu da hayransın bence. Bazen ağzıma baka kaldığını biliyorum. Ve bu ayıp. Bir sevgilin var senin.”
”Doğru. Sende bir şey var. Beni çok kötü çekiyor. Yürüyüşüne hayranım. Böyle bir fırtınayı önüne almış gibisin. Karşı duran bir yürümen var”
”Ve harikulade sıkı kalçalarım. Bence bu da ele avuca sığan şeylerden biri.”
”Olabilir. Ve şunu itiraf etmek zorundayım: şimdi ki hıyar olmasaydı, büyük ihtimal seninle olurdum.” şaşırmıyordum. ‘mış’ gibi yapıyordum. Tiyatrocuydum ben. Uzun dönem boyunca belediye tiyatrolarında oynadım ve bir kaç özel tiyatrodan burs almıştım. Nerede nasıl davranacağını iyi bilen bir karakter sunuyordum ona. Kendim olmamak için alkolden sonra, rol yapıyordum. Bu iki efsunu ona çaktırmıyordum. Sonra devam etti.
”Bazen bizim ablayla konuşuyoruz senin hakkında.”
”Oo. Neler diyorsunuz?”
”Abla diyor ki: bu çocuk buraya ait değil. Başka işi var bunun. O işini yapamadığı için burada. Yakışmıyor çünkü. Ciddi, kimseyle samimi değil ve çok güzel davranıyor insanlara.”
”Kadınlara olacak. Tekstil de erkek göremiyorum.”
”Doğru. Bu kadar bunu söyledi.”
”Üzüldüm. Çünkü bende daha ne yapacağımı bilemiyorum. Her şeyim yarım yamalak. Bakalım buradan sonra ne olacak.”
”Bence gitme bir yere, özlerim ben seni.”
”Bence şuan öpüşmeliyiz, yoksa bir daha bu kadar sıcak konuşurken duyamayacağım seni.” Ne dedim ben? Kendine gel Şerit! Beklediğin an da konuşuyorsun zaten. Zaten her tarafını dokunacak bir birinize. Ne diye bu kadar kolay kurtulmak istiyorsun? Ne diye bu kadar öfke? Öfkeliyim. Bir kadın geliyor hep aklıma, hangi kadınla olsam. Öfken ondan değil mi Şerit? Evet. Evet ama o çok sıcak. Ya beni de ona çeken bir şey varsa?
Uzaklaştık. Çıkıp birer sigara yaktık. Akşama geliyordu. Bir birimizden konuştuk, kadınlardan, aşktan ve kitaplardan. Babasını çocukken kaybedişinden söz etti kısa kısa. Aklından hiç silinmeyen an’ı’larından anlattı. Eksik büyümenin getirilerinin olmadığını, götürülerinin bir çok zaman olduğunu söyledi. Zamanı kullanmayı nasıl öğrendiğini anlattı. An’cıydı o. Bir tanrı’ya değil: Bir zamana inanıyordu. Belirli an’ları vardı hayatın. O an’ların olması için yaşıyorduk. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin. Fark etmiyordu. Ondan öğrenecek çok şeyim vardı. Her konu da çok şeyim var o’nda. Ben de buna iniyordum. Dışarıdan bakıldığında her halukar da alıcıydı. Kalçaları, göğüsleri, kalın denilecek bacakları ve kırılmış yüzüyle ondan bir şey beklenilmiyordu. Ama konuştukça beni şaşırtıyordu. Her cümleden bir hikaye bırakıyordu bana. Bu güzel.
İçeriye girdik. Kadından dolayı pek yakınlaşamadık. Bir kaç kere yakın durduk ama temizlikçiler izin vermedi bu sefer. Şansımız yaver gitmiyordu. Bugün bir şey olmayacağına kanaat getirdik. Ertesi gün bizimdi ama. Bunu bir birimize söylerken utanıyorduk.
”Yarın baş başa olacağız” dedi.
”Evet. Umarım mecazi anlam da olmaz.” utandı. Çekerken kendini ya da çekilirken onda ortada bir duygu vardı. Bu sefer tek kullanımlık olmayacağımı biliyordum. Kendimi neye hazırlamam gerekiyordu bilmiyorum. Sonra masama gidip çıkışa kadar bir kaç sayfa daha yazdım. Sercan’ı inşaata götürmüştüm. Ablası lise’nin sonunda Dev-lis’ de başkanlığa kadar yükselmişti. Sercan’ın babası ablasını sol partiden olduğunu duyunca gece sokağa atmıştı. Basket sahası vardı apartmanlarının karşısında direğe bağlamıştı kızı, acımadan dövüyordu. Mahalleli hiç bir şeklide lamba açmıyordu. Sabaha kızın cesetinin başında bir sürü devrimci çocuk vardı. Babasını arıyordı Sercan’ın.
Hikaye bu kadardı. Geniş bir şekilde anlattım. Bir mesajı yoktu. Tamamlamadan çıktık. Sabah gelen servise bindik. İzkent’te oturuyordum ben. 7göllerin orada indirdi. İş yerinden bizim oraya servisle 10 dakika çekiyordu. Yan yana oturduk. Ve yarın olacak olanların küçük provalarını konuşmaya başladık. Bir fotoğraf çekildik. Bulanık çıkmıştı. Ama güzeldi.
Geceyi 70’lik Dimitri ile kapattım. Kafam çakırdı, Ozzy ile birer kokoreç gömdük. Sabaha miğdem bom bok olmuştu. Kustum. Evden çıkana kadar üç kere kustum. Başım ağrıyordu. Bir taksi çağırdım. Servis yoktu bugün. Yürümeye takatim yoktu. Aradı.
”Çıktın mı?”
”Evet.”
”Ben biraz geç geleceğim. Zaten kargo anca gelir. Dünkü işleri yaparken yardım edersin ha?”
”Olur. Ama bom bokum. Zehirlendim galiba.”
”Ne?”
”Bilmiyorum kötüyüm. Gidip bir ağrı kesici bulacağım. Çıkarken unuttum.”
”Dikkat et kendine.”
”Ederim. Hızlı ol.
”Şirinyere gelen dolmuşa bindim. Altındağ’dan Buca’ya dolmuş yok. Oradan da taksiyle ya da başka bir arabayla geleceğim.”
”Tamam.” Taksi geldi. Başım felaket çatlıyordu. Otururken koltuğa dünyam döndü. ”Begos 1. Bölge.” dedim. Elinde çay vardı adamın, tuhaf kokuyordu. Merak ettim.
”Çay değil değil mi o?” çirkin bir sırıtma vardı suratında.
”Değil, evet. Tadına bakmak ister misin?”
”Bitmesin”
”Canın sağolsun.” İnce belli bardağı vardı. Bir yudum aldım. İçimi yaktı.
”Ne bu böyle?”
”Kanyak”
”Bu yaz ayında?”
”Hee”
”Tuhaf bir yolculuk olacak.” Karnıma kadar indi sıcaklık. İyi gelmişti sıcağı, miğdeme bir rahatlama geldi. Hala inanamıyordum kanyak olduğuna. Başım döndükçe dönüyordum. Yokuşu çıkmaya takatim yoktu. Su gibi alkol terliyordum. Gidip parmağımı okuttuktan sonra şefin çekmecesinden ağrı kesiciyi aldım. Sonra gidip Hasan abi’nin deponun sonuna ramazan da yaptığı yatağa bıraktım kendimi. Işıkları açmamıştım. Öğlene kadar uyudum. Seslenmeler ve telefon sesiyle uyandığım da su içindeydim. Yanına gittim.
”Sabahtan beri sana sesleniyorum, neredesin sen?”
”Uyumuşum.”
”Bu ne böyle su içindesin. Gir içeriye de kurulan. Yemek tişörtün var mı?”
”Yok”
”Salaksın” Odasına girdik. Bembeyazdı odası. Mutfağı andırıyordu. Sandalyeye oturdum. Başımın ağrısı dinmiş gibiydi. Bir bez alıp her tarafımı kuruladı. Bir anne gibi geldi bana. Duygusal olarak böyle nadir izlere alışık değildim. Bir savaş yorgunu kadar gözlerimi kapalıydı. Sonra küçük gri kasaya oturdum. Başıma ve omuzlarıma masaj yaptı. Uyuyakaldım gene. Ama dokunmaları beni tetikliyordu. Boynumdan hassas olduğumu biliyordu. Her dokunuşunda kendimden geçiyor, zor tutuyordum kendimi. Sonra başımı geriye doğru çekti, göğüslerinin arasındaydım. Yırtarcasına sert ovuyordu. Orada kalabilirdim. Orası yaşanılacak en narin yerlerden biriydi. Sonra dönüp ellerinden öptüm. Kimsesizdik ya, kimsesizlik güzeldi.
”Ellerine sağlık”
”Bir şey değil. İstediğin zaman yaparım biliyorsun?”
”Biliyorum. Bana dokunmayı istediğini de biliyorum.”
”Utandırıyorsun”
”Sende”
”Çıkıp sigara içelim hadi. Kendime tamamen gelmem için bir sigara şart”
”Olur. Nescafe alayım mı?”
”Al, ama miğdem bugün hiç bir şeyi alamaz. Haberin olsun”
Çardağa geçip oturduk. 4 katta ki tuvaletlerin kapılarını değiştiriyorlardı. Bir kaç işçi vardı karşımız da. Benimle ona bakarken yakalım kaç kere. Bir kaç kere ikimizin de ırzına geçeceklerinden korktum. Sercan’ın başına gelmişti. Bize neden olmasın diye düşündüm. Sonra birer nesface doldurduk. O çok sıcak içemiyordu, sarısına kadar soğuk su dolduruyordu. Dalgınlıkla ikisini de ağzına kadar sıcak suyla doldurmuştum. Gülüştük. Sonra bir birizime bakma başladık. Ağzımıza kadar sıcaktık. Bir hareketimizden taşa bilirdik. Bekliyorduk. Sonra ellerinin oje kalıntılarına baktım. Rengi atmış duruyordu. Boyanmış gibiydi. İnceydi elleri ve elastik. Parmaklarını geriye doğru kıvırabiliyordu. Güldüm.
”Çok fazla kara kaşlı ve kara gözlüsün. Özellikle kirpiklerin çok güzel.”
”Sen ciddi misin? Çirkin bir adamı böyle kandıramazsın.”
”Çirkin değilsin.”
”Komiğim o zaman”
”Evet komiksin. Biraz kirpiklerine bakabilir miyim?”
”Saçının beyazından biraz verirsen neden olmasın.”
”O zaman sen de kirpiklerinden ver.”
”Tamam” Kirpiklerimden bir kaç tanesini çektim. O da saçının beyaz yerinden. Cüzdanına koydu. Ben de onunkileri. Bu ana kadar bir çok iz veriyordu bana. Saçı en harikulade olanıydı. O nescafe boşunun içine koydu, benim cebimde fiş vardı, ona sarıp koydum. Sonra içeriye girip biraz daha masaj yaptı.
”Kaşların çıkmış.”
”Evet. Ama umurum da değil.”
”Alayım mı?”
”Uğraşamam.”
”Alayım alayım.”
”Al hadi.” ip aldı ağzına sonra yüz yüze durduk. Dudaklarına ışık hızı kadar yakındım. Gözlerine ve elmacıklarına ve göz altı torbalarına. Makyajı eskiydi. Dikkatimiz dağılıyordu. İşini bitirince, işinin başına geçti. Bende Sercan’ın yarım kalan hikayesini tamamlamaya koyuldum. Onun yanındaydım. Yazdığımı biliyordu. O da bir hikaye yazmıştım. O geldi aklıma.
”Şu hikayen vardı ya? Benimle ilgili olan. Onu okuyabilir miyim?”
”Tabikide. Ama sonu kötü bitiyor. Emin misin?”
”Ne oluyor sonunda?”
”Annen ölüyor.”
”Olsun.”
Okumaya başladı. Her satırda yüzü, yüzden yüze giriyordu, dudağının bir kaç kıvrımına hayran kalmıştım. Komik değildi hikaye ama o gülüyordu. Kızarmalar ve tebessümler arasında bitirdi. Sonra sarıldı bana. Sıkı bir sarılmaydı.
”Hikayeyi sana yazmadım. Sadece dikkatimi çekiyorsun.”
”Daha önce hiç bir yere yazılmamıştım. Her kelimesi doğru. Naıl bu kadar şeyi aklında tutabiliyorsun?”
”Bilmiyorum konu sen olunca unutulacak bir şey bulamıyorum.’
Derin nefesleri, derin nefeslerini kokluyordu. Sarılmayı bırakmadı uzun süre. Sarhoş gibiydi. Kırmızı kesilmişti. Klimayı açtı sebepsiz. Sonra kapattı. Ne yaptığını bilmiyor gibiydi.
”Elin ayağına dolandı?”
”Evet öyle oldu”
”Titriyor gibisin. Öpüşebiliriz istersen”
”İyi olur.”
”Dışarıyı bir kontrol edeyim.”
”Olur”
Dışarıya çıktı, bir kaç dakika sonra geldi. Kapıları kontrol ettikten sonra, ışık makinesinin önüne girdik. Siyah perdesini kapattık. Nasıl yapılırdı, bilmiyormuş gibiydik. İkimiz de sahnedeydik bu sefer ‘mış’ gibi yapıyorduk. Sonra kapatınca gözlerimizi, açık kalan neremiz varsa bir birine dayandı. Islak dudak hareketleri, terlemeye yakın bel tutuşları ve sıcak su seslerini kimseye duyurmadan, bir birimizdeydik. Sonra arkama çevirip masaya oturttum onu. Sıcak bacaklarının arasındaydım ama ‘kamış ya da ‘yarık olayları yoktu. Boynumdan geçirdi dudaklarını, boynundan geçirdim dudaklarımı. İz bırakmamak lazımdı. Fazla duramadım. Sonra rayında gitmeye devam etti. Bir an kendim geldi aklıma. Şerit? Efendim? Aklın başında değil? Evet, ama umurumda değil. Biliyorum. Ama umurun da olacak. Hani öfkeliydik? Hani kadınlar bizi kullanacak kadar seviyordu? Karşında şuan. Kendine gel Şerit. Gelemedim. Öyle güzel göğüsleri vardı ki: perdenin arasından sızan ışık bile istiyordu o göğüsleri. İnce belinden kıvrım alan sıkı kalçalarını da ben istiyordum. Galiba onun inandığı şeye inanmaya başlıyordum. Yaşamak için bir an’ı bulmam lazımdı. Şuan yaşıyordum, onunlayken yaşıyordum. Hayat suyu çenesinin tatlı kıvrımındaydı, toprak ana’ydı kalçaları ve ilk defa solacağımdan kokmadım.
Öğleni geçmişti zaman. Bir birimizden uzaklaştık. İstedim. Tuvalete gitti. Bekledim. Sonra güvelik geldi.
”Yemek söyleyeceğim de kardeşim. Siz ikiniz mesaisiniz değil mi?”
”Aynen. Bir biz varız”
”Pizza yer misiniz? Yoksa pide mi?”
”Bilmiyorum ki. Kız gelsin karar veririz. Haber veririm ben sana.”
”Tamam ama acele edin.”
”Tamam tamam.” Gitti. Ardından geldi.
”Yemek söyleyeceklermiş?”
”Aynen. Güvenlik söyledi.”
”Ne yiyeceğiz?”
”Fark etmez.”
”O zaman pizza söyleyelim.”
”Tamamdır.”
Yemeği söyledik. Düzüşecektik aslında ama yemekten sonra olmasına karar verdik. Cebimde prezervatif vardı. Korunaklıydık. Sonra yemek gelene kadar bu işi halledebileceğimize karar kıldık. Acıkmıştı. İlk benden başlıyordu. Perde’nin arasına geçtik tekrardan. Bir kaç öpüşten sonra uzandım kere. Kotunu çıkardı, tek bacağını çıkarıp oturdu üstüme. Harikuladeydi yarığı, sarkma yoktu ve ıslaklığı beni boşaltacak kadar lezizdi. Sonra kemerimi çıkardım. Sakso olayına gireceğinden emin değildim. Çıkardım.
”Makinam o kadar sağlam değil. Bence iyi düşün”
”Bir şey olmaz, ben bakarım çaresine” Eliyle ovusturuyordu, aynı zaman da öpmeye devam ediyordu. Hızlıydı, bir kalitesi vardı erkeklere karşı. Belli ediyordu her hareketinden. Tükürükledikten sonra kıvırarak ağzına aldı. Saçlarını tuttum. Birinci sınıftı işi. Bir çok oral deneyimim vardı ama onunkine dayanmak için sıkıyordum kendimi. Yumurtalıklara kadar indi.
”Geliyor büyük ihtimal, çek ağzını” sıktım. Geriye gitti. ”Devam et.” Biraz daha hızlandır, kuruyor gibiydim. ”Geliyor, çekil.” Çekemedim. Yarısı ağzındaydı, yarısını dışarıya attım. Bir sürü kumaş parçası vardı, sildim ona.
”Şunu yuvaya koyalım artık?”
”Şapkanı tak.” Cüzdanımın kart gözünde bir paket vardı. Çıkarıp yerleştirdim. Sonra bir tanrıça gibi yavaş bir şekilde oturdu. İleri geri gitmeye başladı. Öyle dar ve ıslaktı ki, içerideki her haketi hissediyordum. Dudaklarını ısırıyor, çığlık atmamak için kasıyordu kendini. Bana pek zaman bırakmadı. Uzun sürdü. Bu kötü olabilirdi ama umurum da değildi. İçindeyken kamışımı kıracak gibi hareket ediyordu. Öyle hırslı kıvırtıyordu ve beli öyle yılan gibi oluyordu ki, kendimden geçiriyordu beni. Dar alandaydık, pozisyonumuzu değiştiremiyorduk. Sonra sıcak daha da sıcak oldu. Fark etmedim prezervatifin çıktığını. Boşalmıştım. Belki de boşalmamıştım. Bilmiyorum. Bir kaç kere çıktı içinden.
”Yavrum onun da canı var be. Yetmez mi?”
”Yeter herhalde.” Sonra komple çıkınca ter temizdi. Korktuk.
”Nerede bunun kılıfı?” dedi.
”Düşmüş olabilir mi?” Etrafa bakındım. Sonra elini yarığına attı. Çıkarttı.
”Kahretsin.” dedim.
”Boşaldın mı?”
”Evet. O zımbırtıya güvendim. Özür dilerim ama içerisi harikalar diyarı gibi, üstelik çok sıcak olmasına rağmen şapka bile takmıştım. Düşürmüşüm. Kusura bakma.”
”Önemli değil de ne yapacağız?”
”Bilemiyorum. Sağlıklı düşünemiyorum”
”Hap var. Ondan alalım. Açık eczane nerede var burada?”
”Bilmiyorum sen bak. Bende yemeği alayım.”
Güvenlikten yemeği aldım. Geldiğimde telefondan en yakın eczaneyi aramaya başladı. Sonra gitmek için yol parası aldım. Yanım da nakit yoktu. Taksi için para verdi. Hap dediğine göre pahalıydı. 50 lira civarındaydı. Çıktım. Bir sigara yakıp en yakın taksi durağına gittim. Yorulmuştum ve kokuyordum. Taksiye atlayıp aç ezcane sordum. Gittik.
”İyi günler. Bir tane Ella alabilir miyim?”
”Tabiikide. Buyrun”
”Ne kadar?”
”58 lira.”
”Karttan geçer misiniz?” sonra 60lira vardı kartta. Sevinmiştim. Tekrar taksiye binip geri döndüm. Şerit? Efendim. Bom bok olacaksın biliyor musun? Herkes gibi olacak o da. Yazdığın yapık kadın hikayelerine benzeyecek. Olabilir, görmedin mi? Neyi? Kimse kimseyi yemeye çalışmadı, kimse kimseden bir şeyler koparmadı ve kimse kimseden uzak durmadı, ortada duygu vardı görmedin mi? Görmedim. Ben sen değilim Şerit. Biliyorum.
Terlemiştim. Gene sildi beni. Sonra hapı verdim. İçti. Öptü.
”Teşekkür ederim”
”Özür dilerim. Sen haikulade kusunu bana sunuyorsun ama ben onu hor kullanıyorum. Kusura bakma”
”Önemli değil. Üstesinden geliyoruz bak.” Uzun öpüşmeler sonunda, sarılmalar yerini normale bıraktı. Sercan’ın hikayesinin düzenlemelerini yapıyordum. O da işini bitirmeya çalışıyordu. Dediği gibiydi, onun tanrısıyla tanışmıştım. İyi adamdı, zamanı kullanırken dikkat edilecek noktalar hakkında bana iyi şeyler öğretmişti. Sevinli adamdı, durmadan yanımızdaydı, ilk defa bir tanrıdan rahatsız olmadım.
Şerit? Gene ne var? Sadece güzel düşünüyorsun, bu kötü, kendini avutmaya yakınlaştığını görebiliyorum, böyle devam ederse gene bir köşe de bir başkasını bekleyeceksin. Belkide beklemekten sıkıldığın yerde değilimdir artık, beni göğüslerinde taşıdı görmedin mi? Olabilir, bu seni mutlu etmesin. Neden? Herşey gibi gelip geçisiniz. Bir dakika nereye gidiyorsun?
”Şerit”
”Efendim”
”Kendi kendine ne konuşuyorsun?”
”Hiç.”
”Hiç mi? Seni hiç boş konuşurken görmedim. Alışık değilim.”
”O zaman sana Sercan’ın hikayesini okumamamı ister misin?”
”Olur.”
Sercan’ın hikayesini okumaya başladım. Hızlı gidiyordum, kimi yerlerini okurken ben bile anlamadım. Ama pür dikkatti. Bir yandan işini yapıyor, bir yandan beni dinliyordu. Bitirdiğim de olduğu yerde kaldı.
”Bu gerçek mi?”
”Evet”
”Çok üzücü”
”Gerçek olduğundandır.”
”Bir şey sorabilir miyim?”
”Evet”
”Neden hikayelerinde birileri ölmek zorunda?”
”Kaçamadıkları için. Onları nasıl kaçıracağımı bilmiyorum.”
”Tuhaf”
”Biliyorum.”
Sonra yarım kalan işimin başına döndüm. Ama geri geldim. Gittim, geldim, gittim geldim. Bir an da ona alışmıştım. Kendimin dediği oluyordu. Hayallerim vardı, onları unutmuştum birden. Bir duruşum vardı, yoktu artık. Bu üzüyordu beni. Tekrar yanına gittim. Sarılmalar ve öpüşmeler arasında buldum kendimi. Kargo iki gün boyunca gelmemişti. İşimiz rahattı. Yoktu hatta. Yanıma oturdu. Böğürtlen gibi kokuyordu. Sonra dizine dayadım kafamı, o konuşurken ağzımı gezdirdim. Bir çığlık attı.
”Ne oldu?”
”Baldırımdan huylanıyorum” Baldırına atılıyordum. Çıldırıyordu.
”O zaman enfes bir orala ne dersin? Bu sefer ben yapacağım ama?”
”20 dakikan var. Hızlı ol.”
Tekrar perdenin arkasındaydık. Soymuştum onu. Kukusunu hemen bulabiliyordum. Sakin ve duygusal dil hareketlerinden sonra enfes nefesler çıkartmaya başladı. Baldırında dişlerimi, baldırında ağzımı gezdiriyordum. Sonra dayanamadım. Bacaklarının arasına girdim. Bir kaç git gelden sonra boşalacağımın farkındaydım, çektim. Yalamaya devam ettim. İyi yapıyordum. Zilin çaldığını fark edince ayrıldık. Toparlandık. Çıktık. Hikayemi yanıma almıştım. Işıkları kapatıp yola koyulduk. Evka-1 Yeni Garaj dolmuşlarının geçtiği yere kadar yürüdük. Yolda oralımın harika olduğunu, kendini sıktığını itiraf etti. Sonra omuzuna başını koydu, yol boyunca yürüdük. Kimse kimseye bir avmışçasına yaklaşmıyordu, ayrılana kadar öyle devam etti. ”Keşke” dedi, ”Keşke senin tırnağın kadar olsaydı”
”O hıyar mı?”
”Evet”
”Malesef kurslarımız yazın kapalı. Kayıt için kışa kadar katlanman lazım.”
”Belkide katlanmamam lazım.”
”Bilemeyeceğim”
Dolmuşa bindi. Cumartesiydi, pazar günü iyi bir uyku çektim. Sonra Sercan’ın hikayesini bir çok dergiye yolladım. Daha dönüş yoktu. Bekliyordum. Kendimle oturup, onun hakkında uzun uzun sohbet ettim. Ben ne kadar başka yöne çeksem de olayı, kendi bildiğine getirdi işi. Planı iyiydi. Valizi alıp şehir dışına çıkacaktım. Fark etmiyordu neresi. Sercan’ın hikayesini kitap yapmak gibi hayaller ekledi bana. Sonra kıza veda etmem için bir mektup şansı verdi. Kullandım. Bir hafta boyunca kaçtım ondan, sebep istedi hep benden, söylemedim. Hayallerim var dedim.
”Her şey canımı sıkıyor.” dedim.
”Bende mi?”
”Sen her şey değilsin. Sen bir başkasınınsın.”
”Artık değilim.”
”O zaman ol. Git bir başkasının ol.”
”Gidecek değil mi?”
”Hayır.”
”O zaman ne?” İçim yanıyordu nedense. Onun tanrısı kızıyordu bir köşede bana. Ama umurumda değildi. Öfke mi bulmuştum tekrar. Öğle arasında bir mektup yazdım ona.
” Sevgili…
Adını bilmiyorum. Çünkü isim hafızam berbat. Ama bana kendini soracak olursan en minyon halini bile anlatabilirim. Yazmaktan çok, konuşmayı severim. Tiyatrocu bir yanım var ve gerçek hayat ile sahnedeki hayatı durmadan karıştırıyor. Gerçek olan neresi diye tetikliyor beni? Sen gerçeksin. Hem de hiç olmadığın kadar gerçeksin. Bir kere, harika bir kokun var. Böğürtlen gibi kokuyorsun, bazen de pamuk şekeri gibi. Bunlar çocukları kandırabilecek ender şeylerden biri. Ama ben büyüdüm. Gidiyorum diye sana mektup yazmak istedim. Hayatım boyunca kendimle kavga edeceğim ve hiç bir zaman kazanamayacağım, biliyorum. Umarım hayatın içinde o kadar çok kayboluruz ki: bir birimizi görebilecek kadar yakınlaşırız. Tanımak için uzun uzun bakarız, sonra bir birimizi hiç tanımıyormuş gibi yapıp tekrar yaşarız. Yani tiyatrocular gibi yaparız. Onlar kendilerinden kaçmak için ‘mış gibi gibiyorlar. Olmayan bir şeyi varmış gibi yapıyorlar. Kendine iyi bak demeyeceğim. Çünkü çok güzelsin.

Paylaş
Önceki İçerikKARIŞIK
Sonraki İçerikYaklaşan Kıyamet