SIFIR

Bir başkası için hiç kendimi suçlamamıştım. 18 yaşında hiç bu kadar kendimden utanmamıştım. Ve bu kadar boktan hissetmemiştim kendimi. Onlarca yılı yaşayaçağımın farkındaydım ve bu vicdan ile yaşamımı uzun süre devam ettirecektim. Biliyordum. Tanrı beni sevmiyordu. Bir şeylere yakalatır ve ölene kadar kıvrandırırdı seni. Ölmeyecektim, biliyordu.
Liseyi bitirememiştim. 11. sınıfta iki kere kaldıktan sonra atılmıştım. Açıköğretime kaydolmuştum ama gitmiyordum. Sınavlar için kayıt yaptırıyor, zamanım olursa gidiyordum. Bazen de kayıt yaptırmıyor, yatırılacak parayı harcıyordum. Bir aykırı duruyordum. Vicdanen rahattım. Çünkü kendime: olur böyle şeyler hayatta diyordum. Bir işe girmiyordum, girsem de iki gün sonra atılıyordum. Çalımak için bir göte kahip olmak lazımdı. Ben de yoktu. Onun yerine, iş aramaya diye çıkıp halk kütüphanesine gidiyordum. Güne annemle kahvaltıya oturuyor, iki lokma yedikten sonra, çıkıp gidiyordum. Büyük adamlar az para kazanıp, iz bırakan insanlardı. Yazarlar gibi. Yazarlara tapıyordum. Yazdıklarını okumak bana ibadet gibi geliyordu. Kütüphaneler camii, masalar seccade, raflar dua doluydu. Bir tanrım yoktu, Allah’ım da yoktu. Özellikle babamınkinden yoktu bende. Eksiktim bu yüzden. Belli başlı inancım olmadığı için, okuduğum her kitabın yazarına taparcasına hareket ediyordum. Camus benim tanrımdı, Dostoyevski benim tanrımdı, Sait Faik, John Fante, Bukowski, bunlar benim tanrımdı. Öldüklerine inanmıyordum. Bir yerde sessiz sakin yazdıklarına inanıyordum. Yoksa kim inanır tanrısının öldüğüne.
Eve hiç kitap götürmezdim. Bir kaç kez babam dövecek gibi olmuştu. Ders çalışmak yerine kitaplara kafa yorduğum için fena kapışmıştık. Bir hafta boyunca hiç konuşmamıştık. Dik kafalı ve bağnaz bir adamdı. Hala öyle. Göt kafalı. Ona göre: televizyon, telefon ve diğer bütün aygıtlatın doğma sebebi benim gibi şeytanların eseriymiş. Bir hafta sonunda odama girdi. İki küçük akrdeşimi namaza çağırdı. Akşam saatleriydi. Çocuklar uykularından kalkıp gittiler. Bana gözünü dikti. Konuşmuyorduk. Sıska ve uzun siyah-beyaz sakalını bir kaç kere elini gezdirdikten sonra baskın bir sesle konuştu.
‘Allah seni ıslah etsin’ dedi.
‘Dur yahu daha 18 yıldır yaşıyorum. Bu kadar kolay pes etme. Hem adamın işi gücü var, bir de seninle mi uğraşacak ya da benimle?’ dedim.
‘Ne biçim konuşma bu?’ diye çıkıştı. Üstüme gelmeye başladı. Yavaş ve sert adımlarla. Yer döşeğinde yatıyordum. Duvara yakındım. Kapının karşısında annemin çeyiz sandığının üstünde yorganlar vardı. Oraya yöneldi birden. Eline bir yastık aldı ve taşmışcasına bana fırlattı. Kitap vardı elimde, Sait Faik- Kumpanya okuyordum. Yüzüme tuttum, korudum kendimi.
‘Bu yaptığın çok ayıp, Sait Faik çok kızacak sana.’
‘Sait Faik kim ulan?’ diye bağrdı. Sonra bir hışımla mutfağa koştu. Hiç bozmadım. Oklavayla geldi. Ayağa kalktım. Alışkındım bu duruma. Çocukluğumdan beri ne zaman karşı koysam ibadete, döverdi beni.
‘Ellerini aç…sana ellini aç dedim.’ dedi.
‘Allah seni hiç sevmeyecek ve beni de hiç sevmeyecek. Bir birimizi yiyoruz.’
Akşamı: 10 sağ el, 10 sol el, 2 tane de kafamın ortasına indirdiği sopayla kapatmıştı. Ellerim tutmuyordu. Ağlarken sessizce, kardeşlerim geldi yanıma. Yan yana yatıyorduk. Yaşları onlar sildi. Biraz da ben sildim. Yorulmuştum ağlamaktan. Küçük olanı da öyle. Onlara sarıldım ve anneme beddua ettim. Bu kadar tepkisiz kaldığı için. Hayatta sadece bu adama katlandığı için beddua ettim. Sinirliydim. Kardeşlerimi şimdiden dizginlemek için, kendine benzetmek için beni kullanıyordu. Şiddet iyi bir silahtı. Duvar sanıyordu herşeyimi, beni de bir taş. Beni benden yıkmak için durmadan kullanıyordu.
Gece yarısı 3 gibi yattım. Sabah erkenden uyandırdı beni. ”Kalk işe gidiyorsun” dedi. Tepki vermedim. Taş istiyordu demek. Ona taş kesilecektim. Ona beni verecektim. Kalktım. Gözlerim kup kuruydu, yüzümü yıkarken uykuya dalıyordum. Ellerim hala kızarıktı, bir kaç yeri mora çalıyordu. Ennemi de kaldırdı. Bir sofra hazırladı hemen. Yumurtadan biraz yedim, çaydan iki yudum aldım. Kıyafetlerimi giydim. Kış vardı sokaklarda, yağmur durmuştu geceden ama çiseliyordu. Sandalet eski bir ayakkabım vardı, giyerken çoraplarım gözüküyordu. Kotumun bir rengi yoktu. Siyahtan kahverengiye kaçan bir tişörtüm vardı, yarım yıldır onu giyiyordum. Çıkarken de annemin ördüğü kahverengi, kapşonlu yeleğimi giydim. ”Kapıya çık bekle. Enişten alacak seni. İnşaat adam eder belki seni. Akıllanırsın” deyip yatmaya gitti. Ona ”Senin adam olmak dediğin şey: kölelik. Akıllı olmamı istediğin şey: yobazlık” dedim içimden. Yastığımın için de bir paket Camel vardı. İndirdim cebe. Kapıya çıktım. Çiseleme de durmuştu. Halikulade bir koku vardı etrafta. Dereden leziz bir toprak kokusu geliyordu burnuma. Yapraksız ağaçların yanına indim. Damlalar kalmış dallarından, dilimi değdirerek su içtim. Bu kadar çok özgür olamazdım. Salyangozları gözetliyordum. Bir kaç tanesini kaldırım da gördüm. Arkalarından ittim. Koş salyangoz, koş diye kulağına fısıldadım. Yoksa babam gibiler gelip üstünden geçebilir seni. Umurumda değildi iş, inşaat, enişte. Bunalar onların fikriydi. Benim değil.
Derenin aşağısına biraz daha indim. Yarı çıplak bir beden buldum. Islak değildi. Yağmura kapılmamıştı. Tedirgin bir kaç adımla yanına gittim. Yüzüne bakınca tanıdım. İlkokul arkadaşım Sercan’dı. Bir kaç aydır göremiyor, oturup onu dinleyemiyordum. Her şeyden çok üzülürdüm Sercan’a. Onu bildiğimden beri herkes kafasına vururdu. Sessiz, cılız ve temiz yüzlü bir çocuktu. Köğek dişleri çok komik dururdu onda, ikisi de öne doğru çıkıktı. Bazen çok dayak yeyince hırlardı herkese. Şimdi inlemeler arasında ayılmaya çalışıyordu. Yavaş yavaş gözlerini araladı. Korkarak baktığını fark ettim. Sonra yüzünü kapattı eliyle, ağlamaya başladı. Kan izi arıyordum, yoktu. Sadece morluklar ve el izleri vardı, sırtında. Yeleğimi örttüm üstüne. Ayağa kalkması için yardım etsemde doğrulamıyordu. Bir sigara istedi. İçtiği nadirdi. Çıkarıp yaktım birer tane. İlk dumandan sonra öksürük komasına girdi. Gözünü araladı. Mordu.
‘Şerit sen misin?’
‘Evet. Ne oldu sana?’
‘Her zaman ki durum. Ayakkabımın teki burada olacaktı. Bulur musun?’ Etrafa bakındım. Çoğ yığınları vardı az ötede, oraya baktım. Benziyordu onunkilere. Getirdim, giydi. Ayaklanmaya başlayınca konuşması da yerine geliyordu.
‘Ne zaman bitecek bu?’
‘Bilmiyorum kardeşim’
‘Bu nasıl hayat böyle. Dayak yemeğe mi geldim ben ya’
‘Boşver’ dedim. Acımıştım. Herkes herkese acırdı zaten. Ama Sercan’a acıdığım duygu o değildi. Dik durmasını hissettirecek bir acımaydı. Şükredici bir acıma değil. Sonra aklıma iş geldi. Onu da alabilirdim yanıma. Gelmezse gitmezdim. Umurum da değildi babam. Gene döver, gene döverdi.
‘İşe başlayacağım. Gel sen de beraber gidelim?’
‘Her tarafım ağrıyor Şerit. Bu hal de nasıl geleyim?’
‘Ben de bir bok bilmiyorum zaten, aynı durumda sayılırız’
‘Ne iş?’
‘Eniştemin yanında. İnşaata gidiyorum. Asma tavan yapıyorlar, taşeron pezevek. Takılırız yanında işte’
‘Çalıştırmaz oğlum beni. Geldiğimle kalırım sonra’
‘Saçmalama. Orospu çocuğu it bulsa onu bile çalıştırır. Siktiğimin aç gözlüsü. Para konusunda ne yapar bilmiyorum ama. Yemek yer, sigara içeriz en kötü. Ne dersin?’
‘Yardım et o zaman, kalkayım şuradan’
Kapının önüne gittik. Okul saati gelmişti. Kardeşlerim kapıdan çıkarken bana baktılar öylece. Ağlayacak gibi oldum. Duygusal kılıyorlardı beni. Bir ağabey için zor bir durumdur duygusal olmak. En küçüğümüz Yakup. Koşarak geldi yanımıza. Bacaklarıma sarıldı. Ortanca biraz daha izledi beni. Sonra o da gelip elimden öptü. Avuçlarımdan. Sercan bir köşede onlara bakıyor ve iç geçiriyor. Onlar benim ellerimde, ayaklarımda uykuya dalıyor. Sonra Sercan’a selam verdiler. Okula doğru çantaları topuklarına değecek kadar aşağıdaydı. Sercan’la gülüp onları izledik.
‘Şanslısın sen. Yerimde olsaydım keşke’ dedi.
‘Kıskanılacak bir hayat yaşamıyorum. Senden farkım kardeşimin olması Sercan’
‘Benden farkın kardeşin değil’
‘Ne?’ Sustu Sercan. Yağmur tekrardan çiseliyordu. Yüzü kırılır gibi oldu. Çatlıyordu sanki her çizgisi. Şeytana bakar gibi bakıyordu öylece. Korna sesiyle korktuk, irkildik. Titremesi vardı Sercan’ın. Bana baka kalıyordu, gözlerimi korkutacak, hatta içimi korkutacak kadar sert bakıyordu.
‘Sercan?..Sercan?’ İrkildi.
‘Bir şeyim yok. Birden daldım öyle’
‘İyi değilsen siktir et’
‘Gidelim’
Siyah doblonun içinde minyon bir hacı yatmazdı Enişte bozuntusu. Siyah bocaman bıyıkları vardı, hiç bir zaman dudaklarını tam görememiştim. Teyzem nasıl geceler yaşıyordu bu salakla. Sigarasının uzun külünü hala dökmemişti. Bize seslenince üstüne düştü. ”Çabuk ol” diye bağırdı. Bir gülme tuttu beni. Sonra Sercan’ı da alıp yanına gittim.
‘Merhaba enişte’ dedim.
‘Merhaba da ne? Merhaba Allah’ın bir selamı değil’ dedi.
‘Selamınaleykum enişte’
‘Aleykumselam. Ha şöyle’
‘Arkaşım da var yanımda. İşe ihtiyacı var’
‘Paraya yok yani. Güzel. Paraya değil de işe ihtiyacı olan adamı severim. Binin.’
Bindik arabaya. Sercan’ın yarı çıplak bedeni titriyordu. Evden bir tişört almak neden gelmemişti aklıma? Yeleğe sıkı sıkı sarmıştı kendini. Birer sigara çıkardım. Yaktık. Camı araladım. İçeriye gelen soğuk hava hızıyla sigaradaki külleri üstümüze, yüzümüze dağıtıyordu. Eniştem aynadan bize bakıp söylendi boş boş. Sonra ”Küllük önünüzde açsanıza” dedi. Dediği gibi yaptık. Nereye gittiğimizden bir haberdik. Sercan uyumaya çalışıyor ama bagajdan gelen alet sesleri ve ufak hurdalar bırakmıyordu uyusun. Sonra İkiçeşmeliğe geldik. 2 adam bindi bagaja. Ardından Eşrefpaşaya gittik. Oradan da iki kişi bindi. Biz arkada oturuyorduk. İlk binen iki kişiden biri yanımıza oturmuştu. Diğeri eniştemin yanına. Son binenler bagaja sıkışmışlardı. Mülteciydiler büyük ihtimal. Öyleydiler hatta. Eniştem onlarla arapça konuşuyor, tartışıyor hatta şakalaşıyordu. Yanında oturan cılız kirli sakallı adam yarım yamak türkçesiyle enişteme konuşuyordu. Ben durmadan yanımdakinin tuhaf kokusu ve bakışlarından kaçmak için kafamı yola çeviriyordum. Cılız olan konuşmaya başladı.
‘Bugün oldu 1 ay. Para istiyoruz. Haftaya ağabey diyor sen. Para istiyor, haftaya diyor. Sen vermeyecek artık, çalışmayalım ağabey. Çocuk aç, karı aç.’ Eniştem hiç bozmadan gülerek cevapladı. ‘Ne açı amınakoyayım. Para vereyim de gidin kerhaneye değil mi?’ dedi. Sonra bir kahkaha patlattılar. Hiç durmuyordu. Eniştem onlar gülerken biz hariç herkese sigara dağıtmaya başladı. ‘Travestiler nasıldı ama?’ diye sordu eniştem. Yanımızda oturan adam, ellerini bir birine şaklattı. Bagajdakiler gülmeye devam ediyorlardı. Miğdem bulanıyordu seslerden. Korkunç bir şaka gibi geliyordu bana her biri. Demirdendi suratları. Baktıkça bana ağrıyordu yüzüm. Çirkinlik böyle bir şeydi. Şükrediyorlardı enişteme. Hayatın hangi rengiydik biz? Bu an hangi rengine denk geliyordu? Kardeşilerim hangi rengindeydi hayatın? Annem? Bu babam, bu eniştem, bu adamlar hayatın neresindeydi? Söz edilen büyük resimin içindeydim. Yanımızdan geçen arabalara dalıyordum. Yol herkesi savururken Tanrı hangi araçtaydı? Kimin duasını dinliyordu? Kimin bedduasına karşılık veriyordu? Araçlar yanımızdan bir hışımla geçerken sıradaki resmi görebiliyordum.
Buca’ya gelmiştik. Yıldız Mahallesi’nde kocaman 9 katlı iki apartman inşaatın içindeydik. Harabeden farkı yoktu. Kabası yeni bitmiş inşaatın. Sıvası tamamlanmış sayılıyordu. Gene de bana korkunç geliyordu. Cehennemin nasıl bir yer olduğunu bilmiyorum, kaç katlı olduğunu da, ama yüksek ihtimalle böyle bir inşaat olabilirdi. Ne günahımız vardı bilmiyorum. Giriyorduk içeriye.
Arabadan inerken Sercan uyku sersemiydi. Yürürken çamura batmamak için zor tutuyorduk dengemizi. Benim sandaletkabılarım çoktan ıslanmıştı. Eniştem bize ”Adamlara yardım edin saat 6 gibi gelir alırım sizi” dedi.
‘Sigaramız yok enişte’
‘Var ya cebinde, puşt’
‘Yetmez o’
‘İdare edin işte. Yarın cumartesi para alınca hallederim ben’
‘Yol paramız da yok enişte’
‘Geleceğim ben merak etme. Hadi gidin yardım edin adamlara’
Gelmedi. 7’ye kadar bekledik. Arapça konuşmalar arasında akşama kadar oturduk. Türkçe bilen adama ”Sizin başımızda durmamız için bıraktı bizi eniştem” dedim. İnandı, ama tedirgin bir inanıştı. Telefonla aramak istedi, aradıda. Eniştem açmadı. 8 katlıydı koca apartman: 4 oda, bir salondan oluşuyordu her daire. Her katta 4 daire vardı. 5. kata kadar odaların sıvaları tamamlanmıştı. Onlar işlerini yapıyor, biz son kata çıkıp dünyaya bakıyorduk. Balkonların demirlikleri takılmamış, kapı kısmını kalaslarla kapatmışlardı, arasından geçip oturduk. Bir sigarayı dödük hep. Sercan konuşmadı pek. Çocukken dilini kesmişler sanırdım. Kelimeleri öğrenir öğrenmez cinler ondan çalıp kullanıyorlar sanırdım. Kelimeleri. Aslından Sercan’a ne aitse alırdı: en değerlisi ondaymış gibi. O ufak varlığa tanrı mücevherlerini saklamış da dünyaya yollamış gibi. Tanrı bir insanı kaybetmiş gibi duruyordu yukarıda. Sercan da benim gibi çektiği ızdıraplara cevap bulamıyor, kıvranıyordu. Belli oluyordu. Sonra lafa atıldım.
‘Sercan, sabah benim yerimde olmak istediğini söyledin. Neden?’
‘Benim gibi değilsin. Oğlansın sen hala’
‘Nasıl? Vuruşmak gibi mi? Bakir değilim oğlum!’
‘Ol, olma öyle bir şey değil.’
‘Nasıl bir şey?’
‘Anlarsın ileride.’
‘5 çocuk babası gibi konuşuyorsun’
‘Siktir et. Uykum var zaten’
Ne olduğunu bilmiyordum. Sakladığı bir şey varmış gibi sırtını döndü.
Akşam eve yayan gittik. Yavşak eniştem gelmedi. Mültecilerden yol parası istedik vermediler. Yoktu da zaten. Güldüler. Muteahhite gittik, 10 dakikayla kaçırmışız. Prefabrikteki kadından istedik, dilenci sandı bizi. Bozuk parası yokmuş. Sefaletle kaplanmıştık: Kimse bizden yana değildi. Camus ya da Dosto da hiç biri bize yardım edemiyordu. Kendi çaresizliğimiz ve yoksulluğumuzla iki saat boyunca yürüdük. Islandık. Yaklaşık 3 hafta daha böyle geçti. Çalışmıyoruz, ara da yardım edip balkondan dünyaya bakıyor, tanrının bize bir yardımını bekliyorduk. İşe hevesli olmadığımız için mültecilerle bazen kavga ediyorduk. Yardımlarımız yarım ve isteksizdi. Umurumuzda değildi.
Paramız olmuştu sonunda. Sigaramızda. Eniştem mültecilere de vermişti para. Mutluydular. Herkesi kendine getiren şey paraydı. Tanrının insana tuttuğu ışıktı para. Sercan’ın dayakları azalmaya başladı, benimkiler de öyle. Haftalık 250 lira veriyordu eniştem. 50 lirayla 1 hafta yaşıyorduk. Daha doğrusu yaşatılıyorduk. Berrak bir su gibi geliyordu insana yoksul olmamak. Zenginleri anlıyordum. 250 lirayla onları anlayabiliyorsam, 300 lira ile onlarla çıldırabilirdim.
Sercan benim kadar değildi. Ben 3 hafta üst üste gelen paraya seviniyordum. Onun da sevinmesini istiyordum ama her alış sırasında keyfimi boğazımda bırakıyordu. Benim mutluluğuma sadece gülümsüyordu.
‘Çok seviniyorsun buna paraya’ dedi Sercan.
‘Öyle olmak zorunda’ dedim.
‘Para bağzı şeyleri geri getirmiyor.’
‘Biliyorum.’ Balkonda oturuyorduk gene. Kıyısına doğru süründü biraz.
‘O kadar değerli şeyse bu: neden sırtımdaki morlukları geçirmiyor, neden sokağa atıldığım günleri silmiyor aklımdan? Ha Şerit?’ tane tane her cümlenin ırzına geçerek konuşuyordu. Mutlu olmamam gerektiğini, bunun bile geçecek bir alın yazısı olduğunu anlatmaya başladı. Kalktım. Keyfimi kaçırmıştı. Haklıydıda. Neye? Kime? Nasıl isyan edebilirdik ki? Kiminle kavga edebilirdik ki? Yumruğumuz ne işe yarardı?
Bir kaç kat indikten sonra bağrışmalar duymaya başladım. Arapça ve Sercanca. Bir hışımla yukarıya çıktım. Mültecilerin hepsi balkondaydı, Sercanı sıkıştırmışlardı. Korku ve öfke doldum. Türkçe bilen bana uzaktan bıçağını çekti. Sercan’ı iki kişi tutuyorlardı. Bir kişi eksiktiler, gözlerim onu aradı. Sonra bağırışmaya dahil oldum.
‘Bırakın lan!’
‘Çekil. Sen enişten var’
‘Siktirtme lan enişteyi.’
‘Siz çalışmıyor ama çok para alıyor.’
‘Siktir git enişteme söyle. Bırak çocuğu, orospu evladı.’ öne doğru atıldım, bıçağını savurdu. Sercanın iki kolunda da birer kişi vardı, aşağıya sarkıttılar. Kimse yoktu etrafta. Bir Allah’ın kulu bile görülmüyordu.
‘Al parayı, al benimkileri al, bırak çocuğu, benim paramı al.’ dedim.
‘İkiniz de ver, para’
‘Tamam bırak çocuğu orospu evladı, bırak çocuğu’ birden başımın ortasına, tam arka kısmına bir darbe aldım. Döndüğüm de bulanık bir halde tarbeli matkabı gördüm. Kafa tasım beynimi soğuk su da çalkalıyormuş gibi oldum. Kan akıyordu.
Uyandığım da kimse yoktu. Depodaydık. Karanlıktı etraf. Sercan’a seslendim. Çıt yoktu. İnşaatın en alt katındaydık, ışık sızmıyordu. Bir müddet bekledim. Gözlerim karanlığa alışana dek bekledim. Kafam çatlıyordu, yerinden fırlamış gibi. Kolona doğru yürüdüm. Karartı vardı. Sercan’ın kafası gözüküyordu. Elleri yapış yapış kan olmuştu, üstündeki naylonu kaldırdığım da çırıl çıplaktı. Burnu, elleri kan işindeydi. Vücudunu tam göremiyorduk ama kanın kokusunu fark edebiliyordum. Korkuyordum. Uyandırmadım. Sırtımı kolona dayayıp ağlamaya başladım. Boğazlarım yırtılana kadar ağladım. Kızacak kimse yoktu. Büyük resim iki kişilikti. Durduramıyordum ağlamamı. Hıçkırık kırizlerinin ardından çığlıklar atmaya başladım. Sonra kapının altından sızan ışıkla ürperdim. Kaba sesi ve sayılabilecek yavaş adımlarıyla ”Kim var orada?” dedi. Çıt çıkartmadım. Sonra Sercan’ın halini görünce ”Buradayız dayı, aç kapıyı kurbanın olayım” diye bağırdım. Depo’nun kapısı alçıpandandı ama zircirdendi kilidi, kırmak lazımdı. Dayı kapıyı zorladıktan sonra sert bir şeyler fırlattı. Tuhla gibi. Urtasını deldikten sonra ayağıyla kırmaya devam etti. Bize ışık tutunca korkum kat be kat arttı. Silahı vardı belinde.
‘Ne yapıyorsunuz burada?’ Sercan’ın çıplak bedenini görünce tedirgin oldu. Feneri yüzüme yüzüme tutuyordu. ‘Bizi buraya kilitlemişler. Kafama bak dayı. Çıkışa doğru kavga ettik. Akşama doğru. Paramızı almaya çalıştılar’ Cüzdanımı yokladım. Yoktu. Bekçiydi ama bir kaç kere görmüştüm onu. Sonra bir şeyleri anımsar gibi duraksadı.
‘Doğru. Ben gelmeden olmuş. Doğru. Bir Afgan ile 3 Suriyeli arasında olmuş dediler ama.’
‘Yok abi. Yemin ederim bizimle yaptılar, çıkışa doğruydu, kimse yoktu etrafta yemin ederim.’
‘Müteahhit neredeydi?’
‘Bilmiyorum, hep erken kaçıyor abi.’
‘Götünden korkuyor orospu çocuğu, sabahtan akşama kadar o kancık karının amını dikizlesin anca.’ Sercan’ı göstererek ‘onun neyi var?’
‘Bilmiyorum. Kafama vurduktan sonrasını hatırlamıyorum.’
‘Kaldıralım hadi, benim kulübeye götürelim’ Sercanın kıyafetlerini başının arkasına sıkıştırmışladı. Kan ve yırtıktı hepsi. Giydirdim. Sırtladık bekçiyle, kulübesine kadar taşıdık. Sıcak ve kırmızıydı içerisi, elektrikli soba aydınlatıyordu etrafı. Zorla su içirdim. Bekçi olayları anlamaya çalışırken sigarasını sarıyordu. Sercan’ı elektirikli sobanın dibine çektim. Titremesi geçerdi az sonra. Bir sigara da ben istedim. Sardı.
‘Demek öyle ha? Paranızı istediler, vermeyince dövdüler ha?’ dedi bekçi.
‘Aynen öyle.’ dedim. Sonra açlığımı gizleyemedim, yiyecek bir şeyler var mı diye sordum. Bakınmaya başladı. Çekmeceleri karıştırırken Sercan’ın olduğu tarafa yöneldi. Ayağa kalkamıyordu, şişman bedeni pas tutmuş gibiydi. Silahını çıkarıp önündeki çekmeceye koydu. Sonra ayağa kalkıp çekmeceleri kurcaladı. Dardı içerisi, Sercan’dan yardım istedi. ‘Koçum uzanamıyorum şuraya, sen bir baksana bir şeyler var mı orada?’ Sercan titrek bir halde, suskun bir buz gibi, dünyadan koparcasına keskin bakıyordu etrafına. Çekmecenin birinde: bir paket büskivi, bir kaç tane sallama çay vardı. Bekçi çayları aldı, çaydanlığa baktı. ‘Su yok, ben iki dakika doldurup geleyim’ dedi.
‘Ben gideyim istersen abi’ diye atıldım.
‘Yok ısının siz. Arkadaşın donacak baksana, nasıl titriyor.’ Çıkmasıyla Sercan dikeldi. Buz halinden bir şey kalmamıştı. Sertti hareketleri. Çekmeceleri çekip bırakıyordu. Bekçi uzaklaştıkça uzaklaşıyordu. Sigaramı södürdüm. Kalan son korkumu da buluyordum. Sercan tabancaya ilişti. Bekçinin üst çekmecesini açacağı aklıma gelmemişti. Karşı koymaya çalıştım.
‘Bırak yemin ederim sıkarım sana’ dedi.
‘Bekçi gelecek oğlum şimdi, yapma lan!’
‘Yeter lan yeter. Ne gelecekse gelsin. Başımıza gelmeyen ne kaldı? Kim kaldı amına koyayım. O orospu çocukları sikti beni biliyor musun?’ elini ağzına götürüp çığlığını durdurmaya çalıştı. Sonra durduramadım. Şarjörün doluluğuna baktı. Kapattı. Sonra kendini yere bıraktı. Her tarafım kan olmuştu. Başım çatlıyor, avuçlarıma bakıp ağlayasım geliyor, gidiyor, geliyor. Sonra dona kaldım. Sercan yoktu artık, bedeni vardı. Bekçi geldi, küfürlerini duyamıyordum, yetişemiyordum ona. Kitaplar geldi aklıma, kitaplar ne yapıyordur şimdi? Sercan şimdi öldü. Ne yapıyordur şimdi? Tanrı? Allah’ım Sercan’a iyi bak. 

Paylaş
Önceki İçerikGüzelim İnsanlar
Sonraki İçerikSEN