BAĞIR

Oku beni bak koşuyorum sana  doğru. Tut ellerimi koy kalbinin üzerine, kuş gibi kanat çırpıyor avuçlarının arasında. Ayaklarım yerden kesiliyor, vücuduma huzur doluyor. Kendimi bir o kadar heyecanlı bir o kadar da yüreği ağzından dökülecekmiş gibi hissediyorum. İçime tıka basa sen doluyor rahatlıyorum. Bir o kadar tanıdık bir o kadar da yabancısın bana. Derin bir nefes çekiyorum içme. Kanatlanan kuşlar  yeryüzüne geri dönüyorlar. Geri adım atıyorlar  ışık süzmesinden içeriye. ‘Dur bekle’  diyor gökyüzü kuşların göz bebeklerine. 

Rüzgar… Aşk kokuyor. Sevgi, heyecan bir tutam da çılgınlık eklemiş arasına. Aşk… Haykırmaktı, belki de delicesine susmaktı,  yüreğini çılgına çevirene kadar. Bazen bir ressamın fırça ucundan akardı kağıdına,  bazen de dans eden kadının parmak uçlarına konardı. Tut yüreğimi bak sana koşuyor. Ayakkabılarının iplerini  bağlamadan, ayaklarına oturtmayıp tabanlarına basa basa koşuyor.  Tutamıyorum kendimi  haykırmak istiyorum çığlığın sesini sonuna kadar açıp. 

Fırçanın ucuna takılan küçük tüy tanesi  bana göz kırpıyor.  Fırçasına aşık, çirkinlik eden küçük parça. Dünyanın en çirkin, fazlalık eden  varlıktı ressamının gözünde.  Renklerin oynak aşkına kapılmış araya karışmıştı belki de. Ağaç kabukları bedenlerinden sıyrılıyor.  Çıplak ve birazda tenli kalan ağaç parçası yazarın parmakları arasında yerini alıyor. Kamera ya dokunan ışık süzmesi  netliği azaltıyor. Yüreğim avuçlarında çırpınıyor. 

Açtığın musluktan gelen su  sesine kulak kabartılıyor. Avucuna bulaşan birkaç parça hayal kırıklığı dökülüyor hafif kirli lavabo taşına. Önce güven akıyor usulca peşini ardı sıra takip eden yalan. Lavabo daha da kirleniyor boyuyor bedenini acının en dehşet rengi kızılına. 

Küvetten dökülen kan damlaları, bazen mutluluk olup dökülüyor  beyaz mermere. Bazen ise gözyaşını takip eden hüzün. Gözden akan yaşın aşkıydı yanağa düşüşüs. Ağlarken hep bu yüzden güzeldin işte. Küçük su damlası herşeyi içine hapsedip yuvasından azar azar usul usul aktığı yerin de acısını ala ala dökülüyordu işte. Acıydı, tadı da tuzu da bundan ibaretti.

 Damarlarımda dolaşan sıvının hafif hafif  çığlığıydı  bıçak yarası. Kendini  bırakıyordu en yüksekten en aşağıya. O kadar güzelsin ki kan damlası. Avuçlarımın arasına alıp özgürlüğüne emekletmeye başlatıyorum seni.  Biraz sonra parmaklarımı bırakıp koşar adımlarla uzaklaşıyorsun ‘Dur bekle’  diyemeden hapishane bekçisi. 

Aklın hayalin okuduklarının  hepsi karma karışık. Gerçek şu ki;  sana anlattığım her şey şuan yüreğimin en ince tahtası. Dokunsan kırılacak. Bakımsız ve bir o kadar da kuru. Yer kaplıyor katlayıp da bir köşeye koyamıyorum. Dokunsam un ufak olacak. Eğilip bükülmeyecek çatırdaya çatırdaya  ikiye bölünecek. Tut ellerimi yüreğim koşuyor sana doğru. Çığlık çığlığa içime dolan heyecanı susuyorum…