Güvercin

Uzun yıllar sonra onu son gördüğüm yerde buldum. Güvercin dolabının yanında. Keçeleşmiş uzun sakalları evlerin arkasına sinen güneşin bıraktığı ışık tortusuyla parlıyor, zaten ablak olan suratını daha da büyücek bir hale sokuyordu. Makineyi andıran keskin hareketlerle devinerek, dolabın içinden bir güvercin çıkardı. Eliyle sıkıca tuttuğu abraş güvercinin lacivert, kalın tüylerini yanağında dolaştırıp bir bebeği uyandırır gibi öptü. Uzayan bulut kümelerine doğru bir süre baktı ve başını çevirdiğinde beni gördü.
Uzun yıllar sonra karşılaşan iki yakın arkadaşın sis tutmaz soğukluğuyla birbirimize baktık. Duyduğu cümleyi ya da sesi anlamlandırmaya çalışan insanlara özgü hareketle gözlerini kıstı ve –gayriihtiyari olduğunu tahmin ediyorum- bana doğru yaklaştı. Sakallarının arasından belli belirsiz gülümseyişine karşılık verdim. Aramızdaki tek canlılık gurultulu sesini yankılayan güvercindi sanki. Geçen bunca zamanın boşluğunu güvercin sesiyle doldurabilmek. Her şey ne kadar uzak görünüyor.
– Geçmişin çuvalını sırtından bir anda indirmek zor değil mi? dedi gülümseyerek.
Sesindeki baskınlıkla beraber çocukluğunu da yitirmiş bir adamla konuşuyordum. Çakır mavi gözleri bulandıkça bulanıyordu.
– O çuval hiç inmez biliyorsun. Şimdilik yükümüzü unutmak mümkün, dedim.
Gülümsedi. Sarıldık. İki çocukluk arkadaşının yıllar sonra sarılışında o güne kadar duyulan acıları çocukluğa indirgemek hevesi var. Hiçbir şey yaşanmamış, unutmak mükafatı bahşedilmiş gibi.
Tüm bunlar aklımdan geçerken, güvercinin onun elinden çırpınıp kurtulmasıyla kahkahayı bastık.
– Her şey değişmiş, güvercin sevdan değişmemiş, dedim.
– Oysa her şeyi güvercinler değiştirdi.
– Nasıl?
Biraz sonra, ırmağın kenarında küçük bir kumsal oluşturan balçık ve toprakla kaplı düzlükte buluşmak için sözleştik. Köyüme uğramayalı yirmi üç yıl oluyor. Tanıdık yüzler arama çabası, bende yerini tanıdık bir sokak bulma dürtüsüne bıraktı. Reflekslerim çocukluğumda huzur bulduğum dükkanlara, köyün üç kahvehanesinin ortak avlusunu oluşturan meydanda birbirlerine küfreden yaşlıca insanların muzırlıklarına doğru itiyordu. Akşam, okaliptüs ağaçlarının heyulasını yollara sererek çöküyor; yarı aydınlık ara yolların fenerleri, deniz ortasında yalpalayan mavnaların titrek ışıkları gibi bir yanıp bir sönüyordu. Yayılan anason güruhunun genzimi yakan kokusunu burun deliklerimi büyüterek içime çektim. Çocukluğumdan kalan nadir kokulardandı bu, yaz kokusu. Yaz, hala en çok buraya yakışıyordu şüphesiz. Tek katlı tahta damlı evlerin yerini neredeyse tamamen altı mağazalı iki katlı evler almış. Çoğunu tanımıyorum. Evlerden çıkan insanların, “seni birilerine benzetiyorum ama…” ile başlayan cümleler kurmasını bekliyorum, kimsenin gözünün ısırdığı yok. Yabancılayanlar da korkudan soramıyor belli ki.
Bir köyün silueti hep aynı kalıyor, diye geçiriyorum aklımdan. Geride kalan yirmi üç yıl, tanrıça elleriyle tarlalardan dönen kadınların yalınç yüzlerini hiç değiştirmemiş. Sorgusuz kabulleniş ve teslimiyetle harlak traktörlerin arkasına bağlanan römorklardan kapkara yorgunluklarıyla inen kadınlar, ayın parlaklığını daha da ışıtıyorlardı.
Tüm bunlardan sıyrılıp ırmağa doğru yollandım. Rüzgar, kelebek kanadıyla esiyordu. Yüzüme her çarptığında onu incittiğim hissine kapılıyordum. Kırık taşlı yola çıktım. Beni direkt ırmak kenarına götürdü. Adımlarım sıklaştıkça hem karanlık hem de suyun çağıltısı artıyordu. Vardığımda, kış için odun hazırlayanların devirip bıraktığı ağaç gövdesine oturmak zorunda kaldım. Toprak ıslaktı. Uzaktan şişe şıngırtıları yankılanıyordu. Biraz sonra Kermo o şıngırtılarla yanımda bitiverdi.
– Doğrusu, burayı bulamayacağını umuyordum. Bunca yıl sonra iyi hafıza, dedi.
Karanlıkta seçilmemesine karşın dudaklarında hep o alaycı tavır olduğunu hayal ediyordum. Unutulmaması istenen yüzleri uzun yıllar görmemek; o yüzü önce bir hayaletten farksız kılıyor, sonra o hayaleti zihninizde bir bedene oturtmaya zorluyor. İşte on yaşımdan beri görmediğim, karşımda beliren adam zihnimde çocuk alaycılığı ile duruyor hala.
Getirdiği şişeleri yere bıraktı. Ağzımı sürmedim o gece içkiye. Konuşmaktan ve dinlemekten başka hiçbir şey yapmak istemiyordum. Suların köpürtüsü, bembeyaz uğultusuyla aramızdaki sessizliği yumuşatıyordu. Sıralanmak için bekleyen cümlelerin boğazımıza attığı düğümleri çözemiyorduk. Kendimizden mi çekiniyorduk yoksa birbirimizden mi? O an ikimiz de bilmiyorduk.
– Hiç haber alamadık senden, dedi. Gittiğinden beri sizinkilerden hiç kimse uğramadı köye. Gazetecilik yaptığını duymuştum.
– Bıraktım, dedim. Yazdıklarım yüzünden tutukladılar. Kaçıp iki yıl yurt dışında yaşamak zorunda kaldım. Hükümet değişince mahkeme beni haklı gördü. Şimdi öğretmenlik yapıyorum. Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama. Bizimkiler miras yüzünden köyü terk ettikten sonra haber alacak kimse de kalmadı. İçkileri aldığına göre anlatacak çok şey var.
Ben bunları söylerken ikinci birasını bitirmişti. Askerliğini yaptıktan sonra zorla evlendirmişler Kermo’yu. Bir yıl sonra çocukları olmuş, Kemal. Güvercinleri kovalarken damdan düşmüş çocuk, kurtaramamışlar. Herkes Kermo’yu ve onun güvercin sevdasını suçlamış. Karısını o günden sonra bir daha görmemiş, zaten görmek de istememiş. Yıllarca güvercinlerden başka kimseyle konuşmamış.
Bütün bunları donmuş bir alışkanlıkla anlatı. Ağlamadı, intihardan bahsetmedi, gözlerini hiç kırpmadı. Susmalı mıydım? Hiçbir işe yaramayan, teselli etmek üzerine kurulu hikayeler, uydurma olaylar mı anlatmalıydım? Hiçbiri, hiçbirini yapmadan öylece sustum. Sustuk. Sabahı edip ufukta bilenen aydınlığın suda gri renge bürünmesini izledik. Irmağın geniş yatağı boyunca uzanan güneş, küçük dalgaları sarmalıyordu. Bir güvercin kanat çırptı. Kalktık. Aynı gün şehre döndüm. Kermo’yu bir daha görmedim.

Paylaş
Önceki İçerikDURAĞINDA SON BEKLEYİŞ
Sonraki İçerikSÜLÜN OSMAN
Yürek işçisi.